BEHİCE BORAN: Yürekten Gülerekten

Bu anı diğerlerinden oldukça farklı.

2011 yılında açtığım "Yürekten, Gülerekten... Gülümseyen Bir Karenin Peşinde Behice Boran Portreleri" fotoğraf sergisinin albümüne de yazdığım kendi anım ile kısıtlı bir zaman aralığında ulaşabildiğim, Behice Boran’la bizzat teması olan bazı arkadaşlarımızın anılarından oluşuyor.

Okuyunca fark edeceksin, diğer anılarımda titizlikle uygulamaya çalıştığım "olduğu gibi" üslubumu burada biraz esnettim. Esnettim ama yine de tam olarak anımsayamasam da öyle olduğuna inandığım şekilde ufak eklemeler yaptım.

Gülümseyen kare” ve hikâyesi:

Bu albümü oluşturan fotoğrafların hikâyesi, Behice Hanım'ın önünde duran bazı fotoğraflara bakıp "Ben bu kadar sert ifadeli ve asık suratlı mıyım?" diye sormasıyla başladı. Partinin bir merkez yönetim kurulu toplantısında, durduk yerde ortaya atılan bu soru, o yoğun gündem arasında herkesi şaşırtmıştı. Boran devam etti: "Diyorlardır ki, bu TİP Genel Başkanı da ne kadar asık suratlı ve sevimsiz biri!"

Yurt, dünya, örgüt sorunlarının ele alındığı bir MYK toplantısının arasında öylesine söylenivermiş gibi gelen bu söz, esasında işaret edilen bir eksikliği vurguluyordu. Konu üzerine hiç kimse görüş belirtmedi. Toplantı olağan akışında devam etti. Fakat hemen sonrasında da ortaya çıkan "görev" için adres arandı.

Buraya kadar anlattıklarımın içinde tek doğru, Behice Hanım'ın sorduğu sorudur. Gerisini bugün "uydurdum" ama sanıyorum, yazdığım gibi olmuştur. Çünkü o 1977 yılı, herkesin bildiği gibi, son derece önemli olayların yaşandığı, ümit ile ümitsizliğin bıçak sırtında seyrettiği belirsiz bir geleceğin de eşiğiydi. Hayatın her alanında, parti örgütlenmesinin ve siyasi çalışmaların temel belirleyici olduğu bir dönemde, hep "dışarı" bakmaktan "içeride" yapmamız gereken bazı işleri ihmal ettiğimiz açıktı. Başkanın o esprisi, dünyada ve Türkiye'de hâkim ideolojinin komünistleri asık suratlı, takıntılı, çirkin bir "makine insan" gibi göstermek istemesine de bir tür tepkiydi.

Günlük olağan yaşamı içinde gülen bir komünist önderi mücadele halinde gülerken görebilmek zordu. Bilindiği gibi aynı durum, sosyalist ülkelerin önderleri için de söz konusuydu. O ülkelerdeki liderlerin rötuşlanmış (o zamanlar photoshop yoktu) fotoğrafları da üç aşağı beş yukarı birbirinin benzeri ve hepsi de asık suratlılardı.

O tarihe kadar TİP'in basın-yayın ve propaganda çalışmalarında yararlanılan Behice Boran fotoğrafları, çoğunlukla siyasi etkinliklerde mikrofon önünde konuşurken ışık, açı gibi teknik kaygılar pek gözetilmeden, ortamın elverdiği kadarıyla çekilebilmiş fotoğraflardı. Behice Hanım'ın ağzından o soru dökülene kadar da çıkan sonuçlar yadırganmıyordu. Ancak o sorudan sonra farkına varıldı ki, çekilen ve yayımlanan fotoğraflar o "an"ı gösteriyordu, insan gerçekliğini değil.

O dönemde Mimar Müşfik Erem ağabeyimizin TİP Genel Merkezi adına yayımlanacak bir takvimi hazırlamak üzere kurduğu, benim de yöneticisi olduğum, 42 kişilik "Grafik Sanatlar Seksiyonu" iş üzerindeydi. Ekipte, bugünkü tabirle görsel tasarım ve baskı teknikleri üzerine uzmanlaşmış parti üyesi ve yandaşı arkadaşlarımız vardı. Partimizin mitinglerinin, toplantılarının ve her tür basılı işinin tasarımından kısmen üretimine kadar her türden işini sırtlamıştık. Genel başkanın sözü doğru adrese, yani bize kadar geldi. "Bize kadar" diyorum ama, teknik işler herhangi bir bürokratik mekanizmanın işlemesi veya toplantılar sonucunda belirlenmezdi. Bir yemek molasında, İl merkezi ile genel merkez arasındaki merdivenleri inip çıkarkenki sohbet sırasında sorun pratik bir şekilde açılır, akla ilk gelen kişiye de o görev verilir veya bu işte de olduğu gibi bir kişi, doğal sorumluluk içinde kendiliğinden işi üstlenirdi. Bu mekanizma içinde Behice Boran'ın özel fotoğraflarının çekim işini de ben üstlendim.

Behice Boran ile yüz yüze ilk kez, 12 Mart'tan önceki günlerde Ankara'daki TİP Genel Merkezi’nde karşılaşmış ve konuşmuştum. O sırada İstanbul'da yaşıyordum, Ankara'dan aldığım bir telgraf "Gel" diyordu, hemen gittim. Genel merkezin arka tarafındaki bir odada Behice Boran beni kabul etti. Orada ne konuştuğumuzu anımsamıyorum. Sonunda 'Parti Gazetesi'nin ilk sayısını iki paket halinde alarak, her molada gözümü gazete paketlerini yerleştirdiğim bagaj kapısından ayırmadan İstanbul’a geri döndüm.

12 Mart darbesini izleyen günlerde hapishane dönüşü Behice Boran İstanbul, Bostancı'ya taşınmıştı. Eşi Nevzat Hatko felçliydi. Komşu sayıldığımız için evlerine çeşitli vesilelerle gidiyordum. O yıllardan Behice Boran'a ilişkin zihnimde kalan izlenim, hep mesafeli ve sert bir karakteri olduğuydu. Bu durum, doğal olarak ifadesine de yansıyordu. Yüz hatları keskindi ve kendine özgü, dirayetli bir kişiliği yansıtıyordu. Bu durumu esas alırsak, fotoğraflarının da böyle asık yüzlü ve sert olması normaldi. Ama ben ev içinde eşine ve başkalarına davranışlarını yakından gördüğüm halde, "Benim Behice Boran’ımın fotoğrafını çeksem, neyi göstermek isterdim?" sorusunu, "o görev"e talip olana kadar kendime sorma gereği duymamıştım. Halbuki, Elazığ-Ağın'da, daha okuma-yazmayı sökmeden, ağabeyimle birlikte, bir dürbünden elde ettiğimiz merceklerle kurduğumuz düzenek sayesinde, elektrik olmadığı için güneş ışığını aynalarla yansıtarak, kendi kendimize yaptığımız bir "makineyle" görüntü yakalamayı ve karta basmayı öğrenmiştim. Ama bilmek, her zaman yapmayı düşünmek anlamına gelmiyor, hayat bazı şeylerin öncelik sırasını değiştirebiliyordu. Yaşantımızın merkezine sosyalist mücadeleyi yerleştirdiğimizde bütün sıralamalar yer değiştiriyor, o anda görmemiz gerekenlere bakıp geçiyor, görmediğimizi fark edemiyorduk.

(Behice Boran, Dursun Hatko, Nevzat Hatko)

Türkiye İşçi Partisi 1975'te yeniden kurulduğunda, Genel Merkez İstanbul’da olduğundan Behice Hanım'ı daha sık görüyordum. Aradan geçen süre içinde çocukluk tutkum olan fotoğraf, işim olmuştu Boğaziçi Üniversitesi'nde fotoğrafçı olarak çalışıyordum. O sırada başka konuların yanı sıra portre fotoğrafçılığına da merak salmış, epeyce kitap, albüm karıştırmıştım. Bir heykelin portresiyle canlı bir insanın fotoğrafının aynı şartlarda çekilmeyeceğini, portre fotoğrafçılığında temel olanın, kişinin içinde saklı duranın yüzüne yansıdığı ânı film üzerinde dondurmak olduğunu fark etmiştim. Işığın, ters ve çapraz ışığın, objektif açılarının, bir insanın deyim yerindeyse, ruhunu yakalamak için nasıl kullanılabileceğini öğrenmiştim. Göze vuran bir ters ışığın bakışlarda ve yüzde yarattığı derinliğin, sayfalar dolusu yazıya bedel olduğunu artık biliyordum. Her parti eyleminde, ilginç bulduğum insanların fotoğrafını çekiyordum. Karşıma aldığım birini, makarada film bitene kadar şaşırtıp sürekli deklanşöre basıyordum: Yüzünde aradığım anlamı yakalayana kadar.

Boğaziçi'nden sonra o zamanın Türkiye'sinin ünlü ve ses getiren işlerine imzasını atan reklam şirketi Ajans Ada'nın önce görüntülerin basıldığı karanlık odasında, sonra film bölümünde çalışmaya başladım. İşim çok yoğundu. Parti üyesi olmanın gereklerini de aksatmadan yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da gölge fotoğrafçısı olarak görevlendirilmiş gibiydim.

Sabaha kadar afişleme çalışmasına katılıp, işe gitmeden önce de küçük Leitz veya yine küçük Rollei makinemi kapıp cadde ve sokaklarda, meydanlarda, kendi ilçe örgütümün veya başka ilçelerin gece yapıştırdığı afişlerin ve onları merakla izleyen insanların fotoğraflarını çekerdim. Bu çalışmalarımdan genellikle kimsenin haberi olmazdı.

"Genel Başkan Behice Boran'ın portre fotoğraflarını çekme görevi"ni üstlenmem, o koşullarda tamamen bir refleksti. Boğaziçi Üniversitesi'nde çalıştığım günlerden beri ilk defa bir hedefe yönelik, profesyonelce fotoğraf çekecektim. İhtiyaçları listeleyip, olanakları belirledim, Behice Hanım'ı bir komünist figür olarak düşündüm.

Portre fotoğraf vermek, herkese kaçınılmaz olarak "devlet"i hatırlatır. Devlet, en basitinden bir nüfus cüzdanı ilmühaberinde portre ister. Sevimsiz iştir. İnsan, lanet okuyarak, bir an önce bitsin diye geçer objektifin karşısına ve fotoğrafçı devlete karşı bilinçdışı yansıyan, o "lanet ifadesi"ni rötuşla giderir. Bir komünist içinse portre çektirmek, "suçlu" olarak kapısından adım attığı Emniyeti, orada parmak izi verdikten sonra kayıt numarasının ardında, çiğ ışıkta ve çoğu kez işkence sonrasında "ayakta" durmak zorunda kalınan o fotoğraf anı demektir. Behice Boran da bu zorunlu sahnelerden defalarca geçmiştir. Öyleyse ilk yapacağım iş, Behice Hanım'ın o duyguya kapılmasını engellemekti. 

Genel Başkan, her ne kadar her ortamda fotoğrafının çekilmesine alışık olsa da, o durumda asıl sorun, herkesin gördüğünü değil, benim gördüğüm ve başkasının da görmesini istediğim Behice Boran'ı fotoğraflamaktı. Bunun için de onu, içinde yer aldığı ortamdan ve parti çalışmasının sert rutininden uzaklaştırmam gerekiyordu. Boğaz'ı, özellikle de Anadolu yakasını çok severdi, en iyi kaçış yeri orasıydı

Elbette Başkan'ı genel merkezden kaçırıp uzaklara tek başıma götürmem mümkün değildi. Haydi götürdüm diyelim, istediğim fotoğrafları çekmek oldukça zordu. Onu rahatlatacak bir başka tanıdığının daha olması gerekiyordu. O kişi, Behice Hanım'ın o katı görünen kabuğunu çatlatıp sevecen yönünü ortaya çıkarmalıydı. Dahası, partinin bu iş için ayırdığı ne özel bir bütçe vardı ne de bize tahsis ettiği bir araba. O yıllarda arabası olan parti üyesi de parmakla sayılacak kadar azdı. Öyleyse, bu görevde benimle rol oynayacak kişi, Behice Hanım'la sohbet edip onu çekime hazırlayacak özelliklere sahip olmanın yanı sıra hem arabalı, hem de mümkünse çekim sırasında ortaya çıkacak masrafları karşılayacak biri olmalıydı.

Bu özelliklere sahip parti üyesi bulmam zordu, ama çok uzağa gitmem de gerekmedi. En yakınımda parti yandaşı, ama birçok parti üyesinden daha partili olan, patronum ve arkadaşım, Ada Ajans'ın ortaklarından Ersin Salman vardı. Ersin bu işe heyecanla sahip çıktı ve birlikte çalışmaya karar verdik.

Ardından fotoğraf makinesi ve film seçimi için kolları sıvadım. Çekeceğim fotoğrafların büyük boyutlarda da basılma ihtimalini hesaba katıp daha net sonuç verdiği için, iki Roll (6x6) makine edinmeliydim. Bunlardan biri çalıştığım ajansın Mamiya RB 67'si, diğeri ise ilçe yöneticisi Aydın Sayman'ın Bebek'te fotoğraf stüdyosu sahibi kardeşi Tarık'tan ödünç aldığım bir makineydi. Roll makinelerde tele ve zoom objektif yoktu. Oysa portre çekiminde uzaktan çekmek çok büyük avantaj sağlıyordu. Benim Minolta 303'üm bu iş için idealdi ve tam donanımlıydı. Diğer makine ise pratikliği, küçüklüğü ve müthiş sonuçlarıyla Leica mini idi. Bir aylık maaşımın ciddi bir kısmıyla bu makinelerde kullanmak üzere çoğu renkli dia pozitif olmak üzere 20 makaraya yakın film aldım. O dönemde filmler çok pahalıydı. Biz de reklam filmlerini çektiğimiz 35'lik film kameralarının kullanılamayacak küçüklükte artan filmlerini, kameraların şarj torbasında fotoğraf filmi makaralarına sararak bedava film elde ediyorduk. Siyah beyaz çekeceğim fotoğrafların düşük ASA’lı filmlerinin bir kısmını bu yöntemle bedavaya getirdim. Böylece, deklanşöre basarken parayı düşünmediğimden, daha çok görüntü alabiliyordum. Filmlerin çoğu renkli (Kodak Ektakrom), bir kısmı siyah-beyaz negatifti. Siyah-beyazların bazıları yüksek ASA’lıydı, havanın kapalı olması durumunda kullanmayı düşünüyordum. Kesinlikle flaş ve yapay ışık kullanmayacaktım.

Ersin'in desteği ve teknik donanım hazırdı. Geriye "oyuncum" kalıyordu. Genel merkezden arkadaşlara, fotoğraf çekimi için genel başkanın bir tam gün işlerinin boşaltılması gerektiğini daha önceden söylemiş, hazırlıklarımı da tamamlayıp beklemeye başlamıştım. Beklediğim haber geldiğinde harekete geçtik.

Bugün yeniden düşündüğümde, o görevi nasıl keyif ve gururla üstlendiğimizi daha iyi anlıyorum.

Parti çalışmalarının ve işimin olağanüstü yoğun temposu yüzünden çok az uyuyordum, ama o günün gecesinde, heyecandan uyuyamadığımı gayet iyi hatırlıyorum.

1977 baharıydı. Kendisini almaya gittiğimizde, ilk dikkatimi çeken şey, Behice Hanım'ın şıklığıydı. Her zaman giydiği tayyörden farklı bir elbise taşıyordu üzerinde, hoş bir fular da boynunu süslüyordu. Üzerindekilerin dışında, önceden belirlediğimiz program gereği, açık havada dolaşmaya çıktığımızda giyecekleri de yanındaydı.

"Koskoca Genel Başkan", yüzündeki bastıramadığı, belki bastırmak da istemediği heyecanıyla, o gün okuldan kaytarmanın sevinci içinde ne yapacağına karar verememiş liseli gençler gibiydi. Onu hiç o halde görmemiştim. Işığın iyice yumuşayıp fotoğraf için ideal hale geldiği öğleden sonra çalışacağımız için Boğaz'ın Anadolu yakası bize daha uygundu. İlk durağımız, Anadoluhisarı'nda, deniz kıyısında bir balık lokantasıydı (sanırım Yalım Restoran). Makinelerimi bir masaya yerleştirirken, Behice Hanım'ın yüzü Marmara'ya dönük, güneşi cepheden alacak şekilde oturtulmasını sağladım. Açısı iyi ayarlandığında gölgeleri iyi verdiği için, hep ters ışığı tercih ediyordum. O sırada ışık çaprazdan geldiği için işimi biraz zorlaştırıyordu ama sonucun iyi olacağını düşündüğümden mutluydum.

İlk deklanşör tıkırtılarını duyduğunda, tahmin ettiğim gibi biraz yadırgadı. Behice Hanım, poz vermiyordu, poz vermeyeceğini de biliyordu ama yine de sözle tarifi mümkün olmayan, o kendine özgü duruşunu hiçbir koşulda bozmuyordu. Vakit ilerledikçe makine tıkırtılarına, sürekli çevresinde dolaşıp zaman zaman kıpırdamadan kendisini gözlememe alıştı. Ben yokmuşum gibi davranmaya başladı. Bunda Ersin'in o tatlı diliyle sohbeti giderek koyulaştırmasının rolü büyüktü. Behice Hanım tamamen rahatlayıp fotoğraf çektirmenin yarattığı baskıdan kurtulmuştu. Zaman zaman kahkahalarla gülüyor, arada sessizleşip balığından yiyor, sonra da küçük yudumlarla şarabını içiyordu.

Onlar balıklarını yiyip sohbetin tadını çıkartırken ben, deniz yüzeyinden ara ara yansıyan ışıkla birlikte, özellikle güldüğü, gülümsediği anlarda yüzünde oluşan en küçük ifade değişikliğini kaçırmamak için çaba harcıyordum. Duruma göre aynı görüntüde ya farklı bir makineyi deniyor ya da filmi bitmiş makineye hızla yeni bir film takmaya çalışıyordum. Önem verdiğim makinelerde renkli film kullanıyordum ve dolayısıyla çekimlerde de öncelikle onları kullanıyordum. Hafta arası ve öğleden sonra olduğu için lokantada bizden başka kimse yoktu. Bu yüzden rahattık. Garsonlar da bizi uzaktan izliyordu.

Gözüm vizörde, sağ elimin işaret parmağı deklanşörde, sürekli çekiyordum. Başkanın gülen görüntüsüne odaklanıp yüz kaslarının her hareketini vizörden izliyor, zihnimde kalan "bir önceki görüntüden daha iyisini bulduğumu sandığım anda da çekiyordum. Şimdi düşünüyorum da bir anlamda güler yüz avına çıkmış bir avcı gibiydim.

Garsonlar masaya benim için de bir servis açmış, yemekler dağıtıldığında bana da bir balık getirmişlerdi. Biri elimde, en az biri de boynumda olan makinelerle sürekli hareket halinde olmam Behice Hanım'da bir üzüntü yaratmış olmalı ki, bir ara bana seslendiğini fark ettim. Yüzü zaten bana dönüktü ama bu sefer şefkatle gözlerime, yani doğrudan objektife bakıyordu. Ben söylediklerini algılayacak durumda değildim. Ancak yüzündeki şefkat ifadesiyle birlikte dudak hareketlerinden bana ulaşmaya çalıştığını anladım. Ardından, yüzüne yayılan sıcak gülümsemeyi yakaladığımda, peş peşe bastım deklanşöre ve bir dizi fotoğraf çektim. Meğer Behice Hanım, beni yemeğe çağırıyormuş. Ben duymayınca da "Bak, işini nasıl da ciddi yapıyor, beni duymuyor bile" demiş. Gülümsemesi de bu yüzdenmiş. O anı donduran kareleri, karanlık odada basıp banyodan çıkardığım kartları, kırmızı ışıkta nasıl uzun uzun ve keyifle seyrettiğimi dün gibi hatırlıyorum. "Yürekten, Gülerekten"de o fotoğraf da var.

Masada olup bitenlerden habersiz çekimi sürdürürken, bir esinti çıktı. Garsonlar, tuhaf bir koruma güdüsüyle Behice Hanım'ın arkasındaki pencereyi kapattı. Boğaz'ın lacivert sularına vuran ışıkla Behice Hanım'ın yüzü cama yansıdı. Bugün bile anımsıyorum o anki heyecanımı, elinde tuttuğu kadehi ile camdaki görüntüsünü birlikte alabilmek için nefesimi tuttum.

Camdan yansıyan görüntüsünü tüm yakalayabilmek için kendimi o kadar sıkmıştım ki, içimden "oldu" diye geçirdiğim anda öleceğimi sandım. Eğer diyaframı tam ayarlayamazsam iki görüntüden biri kaybolurdu ve sonucu ertesi gün filmleri banyo ettikten sonra öğrenebilirdim ki, o zaman da iş işten geçmiş olurdu. O kareden ne çıktığını görebilmek için 33 yıl beklemem gerekti.

Behice Boran'ın fotoğraflarını sergilemek üzere 33 yıl sonra elimde kalan film negatiflerini tararken, o kareyi görünce yine nefesimi tutup 33 yıl önceki o ana yeniden döndüm. Lokantada geçirdiğimiz süre ilerledikçe, Ersin'in de sohbetiyle Behice Hanım makine takırtılarını ve benim koşuşturmalarımı unutmuştu. Bir ara yemek yerken üstüne dökülmesin diye yakasına bez bir peçete taktı. Fotoğraf için iyi bir görüntü değildi. Yanına gidip onu oradan almak da çok şık olmayacaktı. İtiraf etmek gerekirse, öyle bir şey yapmaya cesaret de edemiyordum. O anda elime geçen bir rozeti fularına takma bahanesiyle yanına gidip peçeteyi biraz aşağıya indirmek için iyi bir mazeret oldu. Çekimi bir süre öyle sürdürdüm. Sonra tesadüf mü yoksa kendisi mi farkına vardı bilmiyorum, bir anda o peçeteyi çıkartıp masaya bıraktı.

Işık yetersiz hale gelince lokantadan ayrılıp yine kıyıda bir çay bahçesine gittik ama çok kalmadık. Gülümsediğinde iyice yumuşamış yüz hatlarını açığa vuran birkaç fotoğrafını daha çektim. Behice Hanım sık kahkaha atmıyordu ama çok hoş bir tebessümü vardı. Buradaki çekimde, ileride belki bir kenarına yazı konabilir diye kadrajın belli yerlerine büyük boşluklar bırakıyordum. Bu çekim, yıllar sonra ilk defa, Behice Hanım için düzenlediğimiz anıt mezar proje yarışması sırasında kullanıldı ve gülümseyen yüzünün baktığı yöndeki büyük boşluğa, onun dillerimize pelesenk olan, "Selâm dünyanın ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine" sözü yazıldı. Yumuşak ışık ve yüz ifadesinden dolayı, elimdeki renkli filmlerin epeyce bir kısmını burada tükettim. Daha sonra, henüz batmamış güneşin son ışıklarından daha çok yararlanmak amacıyla, Boğaz sırtlarında, ağaçlık ve deniz manzaralı bir kır kahvesine gittik Çevre değişmiş, ışık değişmiş, sesler değişmişti. Behice Hanım'ın havası da değişmiş, iyice dingin bir hal almıştı, ama devam eden neşesine diyecek yoktu.

Bir yandan yakın plan çekimlere ağırlık verirken, bir yandan da açılıp arka plandaki ağaçlarla beraber fotoğrafını çekiyordum. Üşüdüğünü anlayınca omzuna mantosunu verdik. Oturduğu yerde toparlanmaya çabalarken mantosunun omzu kaydı. Yine fotografik açıdan iyi bir görüntü değildi ama yine müdahale edemedim. Nedenini bugün bile bilmiyorum.

Fotoğrafı çeken kişi olarak, Behice Hanım benim fotoğraf öznemdi, başkası olsa dilediğim gibi yönetip yönlendirmek işimin gereğiydi. Ama "Behice Boran", hayatımızı adadığımız hareketimizin önderiydi ve bizi aşan bir saygınlığa sahipti. Çekimin başından itibaren bir türlü aklımdan çıkmayan bu ikilem, o anda da galip geldi ve o "kusuru" görmezden gelmeyi seçtim.

Artık akşam oluyordu; öğlene doğru buluştuğumuzda çocuksu bir neşe ve sevinçle yola düşmüştük, şimdiyse afacan genç kızın eve, yani kendi gerçekliğine dönme hüznü yapışmıştı yüzüne. Bir günlüğüne de olsa, dünyanın, Türkiye'nin ve hayatın sorunlarından tamamen sıyrılmak ne kadar mümkünse o kadar sıyrılarak yaratılan o küçük, büyülü zaman diliminin sonuna gelmiştik. Gerçekliğe ilk adım atan Behice Hanım'dı ve giderek sertleşmeye başlayan çehresi, hiçbir yoruma fırsat vermeyecek kadar netti. O çizgileri koyulaşan, kararlı ve sarsılmaz iradesini karşısındakine sakınmadan gösteren ifadesi, her ne kadar yola çıkış amacımıza uymasa da önemliydi. Art arda bastım deklanşöre.

Hep portre ve genellikle yakın plan manzara çekmiştim. Arka planda Boğaz'ın yer aldığı birkaç kare daha çekmek için uygun bir yere geçtik. Geriden, Boğaz manzaralı iki kare daha çektim. Ardından, uzakta durup yuvasına ulaşma telaşındaki kuşlara bakan Ersin'i de içine alacak şekilde bir kare daha...

Akşam olmuş dönme vakti gelip çatmıştı. Heyecanımsa yatışmak yerine dizginleyemediğim bir şekilde artmıştı. Sekiz yüze yakın fotoğraf çekmiştim ve beni nasıl bir sonucun beklediğini bilmiyordum. İstediğim görüntüleri yakalamakta ne kadar başarılı olduğumu öğrenmek için meraktan çatlıyordum.

Çekimine, fotoğraf makinesine, miktarına öncelikle önem verdiğim renkli filmleri Ektakrom olduğu için İstanbul'da banyo ettirebilirdim. Ajansın kameramanı Erdoğan Engin, "Serengil Fotoğraf Stüdyosu'na verelim" dedi. Çekimde Kodak film kullanmıştım. Serengil ise Agfa film banyo ediyor diye biliyordum ama Erdoğan beni ikna etti. Ertesi gün gönderdik. İki gün sonra da alacaktık. Siyah beyaz film negatiflerini Bebek'te, Tarık Sayman'ın fotoğraf stüdyosunda bizzat banyo ettim. Sonuçlar mükemmeldi. Ama asıl önemli olanlar renklilerdi ve onları bekliyordum.

Renkli filmler geldiğinde başımdan aşağı kaynar sular döküldü, nutkum tutuldu. Bütün filmler bembeyazdı! Filmler ya yanlış banyoda yıkanmıştı ya da bu işte bir kasıt vardı. Filmler, hiç çekim yapılmadan bile yıkansa, yanlarındaki marka ve kare sayıları fabrikadan ışıklanmış olarak çıkardı. Onlar bile kaybolmuştu. Sonuçta yapacak bir şey yoktu, hiçbir şey filmleri, o görüntüleri geri getiremezdi. O gece hiç uyuyamadım.

TİP Genel Başkanı Behice Boran'ın portre fotoğraflarının başına gelenler bu kadarla sınırlı kalsa iyiydi.

Siyah beyaz negatiflerin bir kısmını evimde basıp fotoğrafları partiye vermiş, filmleri de diğer arşivimle kaldırmıştım. 12 Eylül 1980 sabahı yapılacak öncelikli işlerin başında, o filmleri ve TİP Ankara üyesi Sunar Kural'ın 1 Mayıs 1979'daki sokağa çıkma yasağı sırasında partinin Merter'de düzenlediği eylemde çektiği fotoğrafları emniyete almak geliyordu. Filmler, fotoğraflar suç unsuru taşımıyordu, ama yok olma tehdidi altındaydı.

O film ve fotoğraflar, teknik tedbirleri alınmış, yerleştirildiği bir sünnetçi çantasının içinde, önceleri bir öğretmen dostumun Kurtuluş'taki evinde, hemen ardından da bir astsubayın evinde, en sonunda da bir kereste deposundaki kereste yığınının arkasında korundu. 1980'lerin sonuna doğru da Nevzat Yıldırım'ın müteahhitlik yapan babasının bürosunda kaldı.

Behice Hanım son yolculuğu için Türkiye'ye geldiğinde, benim arşivimdekiler ile Nurettin Pirim'in sakladığı Behice Hanım'ın kendi arşivi dışında, elimizde neredeyse hiçbir fotoğraf yoktu. Cenaze töreninde bu fotoğraflardan bastıklarımızı kullandık. Aralarında gülümseyen fotoğraflar çoğunluktaydı.

1990'da TKP'nin 70. kuruluş yıldönümünde, Behice Hanım'ın da fotoğraflarını kullanmak üzere benden filmleri istediler. Elimdeki filmlerin en güzellerinden 43 tanesini, bir gemici takviminin yaprağının arkasına listeleyerek görevli kişiye teslim ettim. Aradan zaman geçince filmleri teslim ettiğim arkadaşa sorduğumda bir başka arkadaşa teslim edildiğini söyledi. Teslim alanlara ulaştığımda ise filmler bulunamadı. Hâlâ o filmlerin bir gün ortaya çıkacağını umuyor ve sabırla bekliyorum.

Bugüne kadar Behice Boran'ın yönettiği partide çok işler yaptım, ama "Behice Boran'ın Fotoğrafçısı" olarak anılacağım hiç aklıma gelmezdi. İtiraf etmem gerekirse ismimi bir fotoğraf sanatçısı olarak kullanıp bir sergi açmak, albüm yapmak, aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama o günün birçok fotoğrafının başına gelenleri düşününce, kalan fotoğrafların yok olmaması ve daha fazla kişiye ulaşması için bu proje hazırlandı. 2010 yılındaki TİP Genel Başkanı Behice Boran'ın doğumunun 100. Yıldönümü, o özel günden elde kalan portre fotoğraflarının, bugüne ve geleceğe aktarılması için en güzel fırsattı.

Armağan olsun...

OSMAN KAPUSUZ


ANILARDA BEHİCE BORAN…

Parti üyeliğimin ilk günleriydi. Sanırım ilçe örgütünün açılış toplantısıydı. Diğer parti yöneticileriyle birlikte Behice Boran da geldi, üzerinde gri bir elbise vardı. Saçları diri ve gümüş rengindeydi. Kısa bir konuşma yaptı. Sosyalizm ve partinin önemini anlattı. Konuşmasından sonra sıra sorulara geldi. Kim ne sordu anımsamıyorum, ancak benim de sorularım vardı.

Sorularımdan biri, o sıralarda gündemde olan Sovyet-Çin çekişmesiyle ilgiliydi. İki sosyalist ülkenin bu denli düşman olmasını anlayamadığımı söyledim. "Bu karşıtlık bir savaşa dönüşecek mi?" diye sordum.

Yanıtına çok şaşırmıştım. "bana kalırsa" diye başlıyor, "bence" diye sürüyordu. "Bu ayrılığın bir savaş durumuna dönüşeceğini sanmıyorum" diyordu. Oysa kendimi kesin yargılara hazırlamıştım. Doğruluğu tartışılmaz görüşler açıklayacak diye bekliyordum. Çok şaşırmıştım.

EMIN TURAN


Gaziantep İI Örgütü olarak, 1977 yılında önce kapalı salon toplantısı, ardından da il kongresi yapmayı planlamış, Behice Hanım'ı davet etmiştik.

Daha İstanbul'dayken hafif seyreden bir gribal enfeksiyon geçirmekte olan genel başkan bir gün önceden şehre gelmişti. Hastalığı Gaziantep'te ağırlaştı, 40 dereceye çıkan ateşi bir türlü düşmedi. Buna rağmen, toplantının iptal edilmesini istemedi Behice Hanım, o ateşe rağmen alkışlar eşliğinde salona dimdik geldi. Yaklaşık iki saat süren bir konuşma yaptı.

NURETTİN ÖZVARIŞ


12 Eylül öncesiydi. İstanbul II Başkanıydım. Boran'la Merter'de, Kimya İş bloklarında oturuyorduk. Sabahları partiye giderken sohbet ederdik. Her gün bir aydının öldürülmesi neredeyse olağan hale gelmişti. DİSK'in kurucusu ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler de Merter'de, evinin önünde kurulan bir pusuda öldürülmüştü. Ertesi gün Boran'la birlikte Maden-iş Genel Merkezi'ne başsağlığı ve dayanışmamızı iletmeye gittik.

Dönerken kendisine "Hocam, İstanbul İl Örgütü olarak güvenliğinizle ilgili endişelerimiz var. Partiye gidiş geliş saatlerinizi, güzergâhı, hatta bir süre kalacağınız yeri değiştirmeyi ve partililerden oluşan bir güvenlik ekibi kurmayı düşünüyoruz" dedim. Cevabı çok kısa ve netti: "Terör belli bir merkezden ve bilinçli olarak tırmandırılıyor. Ben bir siyasi parti genel başkanıyım. Suikastlar benim düzeyime çıkarılırsa, bilirler ki tepki de aynı düzeyde olur. Bunu yapamazlar, yapmak istemezler. Ben asıl sizden endişeleniyorum, siz kendinizi koruyun...”

SELİM MAHMUTOĞLU


Yetmişli yıllarda önce Çankaya ilçe, daha sonra Ankara il yöneticisi olmam nedeniyle Behice Hanım'ı oldukça sık görürdüm. Buna rağmen, koşuşturmaktan "merhaba" ve "nasılsın" dışında bir diyaloğumuz olduğunu anımsamıyorum. Genellikle havaalanına ya da gara gider, Behice Hanım'ı karşılar, partiye ya da toplantı salonuna götürür, dönüşte de havaalanına bırakırdım. Yolda pek konuşmazdık. Çünkü Behice Hanım, gelişte konuşma metnini tamamlamak veya düzeltmek için, dönüşte de ertesi günü planlamak için arka koltuğa oturur oturmaz çalışmaya başlardı.

İLHAN NEVŞEHİRLİ


Behice Boran ile 1972 yılında, siyasi kadınların tutulduğu, Ankara Yıldırım Bölge Askeri Tutukevi'nde 6 ay kaldık. En yaşlımız Behice Hanım'dı. Her sabah jimnastiğini yapar, gününü okuyup yazarak geçirirdi. Türkü gecelerimizde de güzel sesiyle türkü söylerdi.

Sıkıyönetim Mahkemesi'nde süren TİP Davası duruşmalarına gidiyordu. Normalde sade, sıradan kıyafetler giyerken, duruşma günleri güzel elbisesini giyer, saçlarını daha özenle tarar ve ruj sürerdi. Biz "devrimci" kadınlara ruj tuhaf gelirdi. Bir gün "Hocam niye süsleniyorsunuz?" diye sordum. "Bak, anlatayım" dedi. "1950'deki Türkiye Barışseverler Cemiyeti davasının karar duruşmasında nezleydim, sürekli burnumu siliyordum. Karar okundu ve mahkûm olduk. Tam burnumu silerken fotoğrafımı çekmişler. Ertesi gün gazetede bu fotoğrafımın altına "Karar okunurken Behice Boran ağladı" yazmışlar. O günden beri mahkemelere giderken dimdik ayakta olduğumu, dış görünüşümle de göstermek için kendime özen gösteriyorum."

MÜZEYYEN PERVAN


12 Mart döneminde cezaevindeydik. Kurban ya da Ramazan Bayramı'ydı. Koğuşta bayramlaşma vardı. Ben de Behice Hanım'ın elini sıkmaya kalktım ve "Ben senin anneannen yaşındayım edepsiz, öp bakalım elimi! Devrimci oldunuz diye gelenek göreneklerinizi de mi unuttunuz" diye azarı basmıştı.

Behice Hanım'a verilen 15 yıllık cezayı duyunca hepimiz çok üzüldük. Ama bir moral gecesi düzenleyip hep birlikte türküler söyledik. "Hey on beşli, on beşli” türküsünü söyledikten sonra, "Onlar bu kadın 60 yaşında 15 sene yaşayamaz, ölür diye hesap ettiler ama ben inadına 20 yıl yaşayacağım" diyerek hepimizi güldürdü.

MERYEM ESEN


1975'te ikinci TİP kuruldu. Kuruluş sonrasında Ankara'da ilk il temsilcileri toplantısı yapıldı. Ülkenin dört bir yanından gelen temsilciler arasında, uzun bir süre sonra bir araya gelenler de vardı, ama çoğunluk genç katılımcılardaydı.

İki gün süren toplantının ilk gününde, Genel Başkan Behice Boran, yurt ve dünya sorunları üzerine bir konuşma yapmış, bütün salon dikkatle onu izlemişti. O gece, İşçi Kültür Derneği korosu marşlar, türküler söylüyor, gençler de onlara eşlik ediyordu. Partili kadınlar sigara böreği, yaprak sarması vb. yapmışlardı. Salonda sanki aile içi bir hava vardı. Behice Hanım, o sohbet havası içinde gençlere tavsiyelerde bulunuyor, "İlişkilerinizde dengeli olun. Anne babalarınıza saygı gösterin. Dostlarınız, yakınlarınız arasında hasta olan varsa ziyaretlerine gidin, çevrenizde yardıma muhtaç tanıdıklarınıza yardımcı olun" diye öğütlüyordu.

Behice Boran'ın bu sözleri, hemen herkesin, çocukluğundan beri duyduğu öğütlerdi. 1960'lı yıllarda yaygınlaşan başkaldırı düşüncesi "Kişi, devrimci yapısını ilk kez aile içinde ortaya koymalı, anne baba baskısından kurtulmalı, kişiliğini kanıtlamalı" diye anlaşılıyordu.

ERŞEN SANSAL


Behice Boran ile ilk karşılaşmam 1975 yılında genel merkezde oldu. Oldukça mütevazı ve sevecendi. Şık ve bakımlı olması da beni çok etkilemişti. Yavuz Ünal, bana parti arşivi için Behice Hanım'ın günlük gazetelerden okuyup işaretlediği, yurt ve dünya haberlerini arşivleme görevini vermişti, öğleden sonra okuldan çıkınca partiye gidiyor, işaretlenen haberleri özenle kesiyordum

Behice Hanım sık sık yanıma uğrayıp üşüyüp üşümediğimi soruyordu. Sonunda beni odasına aldı ve orada çalışmamı istedi. Artık onunla aynı odada çalışıyordum. Arada sırada okulumu, ailemi sorardı, okulumu bırakmamamı, önce okul ya da işyerlerinde başarılı olunması gerektiğini sonra parti çalışmasının geldiğini söylerdi.

Kadıköy'deki evi taşınacaktı. Oraya gittik. Bize yemek ikram etti; ev düzenine müthiş hakimdi. Bulaşıkları yıkıyor, eşinin yemeğini yediriyor, kayınvalidesi ile özenle ilgileniyordu. Dursun'a karşı da son derece sevecen bir anneydi.

Behice Boran ile 1 Mayıs 1979'da bir aya yakın, 30 civarında kadın arkadaşımızla gözaltında kaldık. O süre içinde hiçbir özel şey beklemedi, yemek ve çay için o da bizler gibi kuyruğa girdi. Disiplinli ama hoşgörülüydü. Arada sırada yaptığımız taşkınlıklara da ses çıkarmazdı. Hapishanede bütün görevliler ve diğer siyasi tutuklular ona karşı son derece saygılıydı. İyi ki öyle bir parti başkanım olmuş, ne büyük onur.

GÜLDEN SEVGİLİ ŞUMLU


Bir gün: "Neden bana karını tanıştırmıyorsun?" diye sordu. Bir an duraladım, "Hocam, ayrılmak üzereyiz." dedim "Niçin, n'oldu ki?" diye sordu. "Mutlu değiliz Hocam." Şöyle bir yüzüme baktı, "Ersin, bazen beni şaşırtıyorsun" dedi, "Böyle bir dünyada, bu sistemde mutluluk sürekli olarak mümkün müdür?" Ben yine duraladım, o devam etti. "Bu sistemde insanın yaşamında ancak 'mutlu anlar' olabilir. Mutluluğun sürekli bir hal alabilmesi için daha çok yol almamız gerek. Ütopyamıza doğru..."

ERSİN SALMAN


Behice Hanım'la kişisel olarak tanışmam 2. TİP döneminde oldu. Anadolu yakasında sanırım Bostancı'da oturuyordu. Çok yoğun bir çalışma temposu vardı ve Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi'nde, ablasına yakın bir daireye taşınacaktı. Bazı partili kadınlar toplanmasına yardım etmeye gittik. Evde felçli eşi Nevzat Hatko ve yaşlılık sorunları yaşayan kayınvalidesiyle birlikte yaşıyordu. Elimizden geldiğince başkana yardımcı olduk. Dönüş yolunda kendi aramızda, sorumluluğunu aldığı iki insana rağmen bunca işi nasıl başardığını hayranlıkla konuştuğumuzu hatırlıyorum.

Moskova'ya gitmişti. O sırada ben hamileydim. Kaldığı o kısa sürede hamileliğimi unutmamış, zaman ayırarak bebeğe çok güzel bir giysi takımı getirmişti. Bugün kızım 33 yaşında ama ben o giysiyi hâlâ saklıyorum.

Merter'deki evine gitmiştik, eşyalarını düzenliyordu. Portakal renkli el örgüsü çok güzel bir pançosu vardı. Çok beğendiğimi söyleyince hemen bana hediye etti. Ben çok mahcup oldum ama o ısrar ederek pançoyu bana verdi. Onu giymeye kıyamıyorum ama zaman zaman başkanın hatırası diye çıkarıp bakıyorum.

ÜLKÜ ORPEN


Oğlumun sünneti için kıyafet alırken, sonra da giyebilsin diye kadife bir takım seçmiştik Behice Hanım "Çocuklar için sünnet kıyafeti önemlidir. Şapkasız, pelerinsiz, kuşaksız olmaz; onları ben alacağım. Böylece kadife takım gerçek bir sünnet kıyafeti olacak" demişti.

Bir keresinde de doğudaki bir parti toplantısından dönerken bana, kenarları oyalı bir yemeni getirmiş "Bahise sen çok güzelsin, bu sana çok yakışır" demişti. Hâlâ saklarım.

Zaman geçtikçe insanın geçmişe özlemi de artıyor. Bu sergi için anılarımı aktarmam istendiğinde, neler yaşadığımızı düşündüm ve zaman zaman gözyaşlarımı tutamadım.

Her şeyi çok özledim, başkanımı çok özledim.

BAHİSE PİRİM


Seçimler yaklaşıyordu. Genel başkanımız Ankara'ya Ecevit'le görüşmeye gidecekti. Beni de yanına koruma olarak verdiler. Mavi Tren'e bindik, yataklı yerlerimize yerleştik ve sohbet etmeye başladık. Oradan buradan derken, sıra depremlere geldi. "Ayşe'ciğim ben böyle dışarılara gidiyorum, Nevzat'ı evde bırakıyorum. Aklım hep evde kalıyor. Bir deprem olsa nasıl çıkar evden, hep onu düşünüyorum." diye anlatmaya başladı. Aslında evde birileri oluyordu, ama kendisinin orada olmaması onu çok üzüyordu. İnsan kocaman bir örgütün ve hatta kitlelerin lideri de olsa, her zaman arkasında bıraktığı düşünecek birileri oluyor.

AYŞE KURŞUN


Bazı merkez yöneticisi arkadaşlar, dört buçuk yıl deniz kenarında tatil yapamamış olan Behice Hanım için Kuşadası'nda, göze çarpmayan, mütevazı, sakin bir kooperatif evinde, ikisi hanım beş parti üyesi eşliğinde bir tatil organize etmişti

Her gün mutlaka denize giriliyor, samimi kumsal sohbetleri yapılıyordu. Yunanistan'ın Samos Adası, açık havalarda çok yakın ve net görünüyordu. Kıbrıs müdahalesinin oldukça taze ve popüler olmasının etkisiyle, gençlerden biri safiyane sordu: "Bu kadar yakın bir adanın başka bir devletin toprağı olması ne garip, değil mi?" Boran'ın yanıtı şöyleydi: "Belki, ama kara sınırlarından bakarsak, onlar daha yakın değil mi?"

Genel olarak içki içilmiyordu, ama her akşam Ege'nin muhteşem gün batımı, belli belirsiz bir törensellikle seyrediliyordu. Ve bu "tören"e, çevredeki sahipsiz narenciye ağaçlarından koparılan ham meyvelerle aromalanmış cin-tonik eşlik ediyordu.

Yine bir sohbet sırasında gençler "İyi dedikodu yaptık." deyince başkan itiraz etti: "İnsanın temel karakteristiği sosyalliğidir. Bu nedenle onun en çok ilgisini çeken şey, diğer insanlar ve onların davranışları, tepkileri, ilişkileridir. Dedikodu, yaralayıcı, zararlı, şöhretini kötüleyici ise söz konusu olabilir. Şimdi öyle bir şey yapmadık."

TANER TUNCEL


Yurtdışında Boran ile yaklaşık dört yıl aynı evde yaşadık. Önceleri bir oda bir salon bir evde oturuyorduk. Kızım Özlem ve Behice Hanım aynı odada yatıyordu. Özlem, Boran'a "nene",  Sargın'a da "dede" derdi. Bir gün Boran bana "Özlem uyanınca sessizce yatağıma gelip, yüzüme doğru eğiliyor ve bana bakıyor. Hiç sesini çıkarmıyor, ama nefesiyle nenesinin uyanmasını sağlıyor" diye sabahları nasıl uyandığını anlattı. "Sizi uyandırdığı için üzgünüm." dediğimdeyse "Üzülme, torunumla uyanmak hoşuma gidiyor" diye beni yatıştırdı. Sanırım torun sevgisiyle, oğlu Dursun'a olan hasretini kısmen de olsa gidermeye çalışıyordu

Pek fazla boş vakti yoktu. Bir gün baktım elinde bir örgü var, ne ördüğünü sordum, gülümseyerek "Dursun'a kazak örüyorum. Hem hasret gideriyorum hem de onun için bir şeyler yapmış oluyorum" diye cevap verdi. Bildiğim kadarıyla kazak Türkiye'ye yollandı. Umarım yerine varmıştır.

Bir süre sonra daha büyük bir eve taşındık. Boran'ın ayrı bir odası vardı. Sabahları erken kalkar, jimnastiğini yapar, kahvaltıdan sonra odasını toplardı. Kışın başına bir eşarp örtüp sobasının külünü silkerdi. "Hocam yoruluyorsunuz, ben yapayım" desem de bana yaptırmazdı. Bir iki itirazımdan sonra, bana gülerek şöyle dedi: "Sen beni klasik kaynana yerine koyma. Biz hepimiz ayrı evde birlikte yaşıyoruz. Ortak yaşamda herkesin görevleri vardır."

ZERRİN SAKALSIZ


Biz Behice Hanım'la arkadaştık. Birbirimize yemek tarifleri verir, gündelik hayatla ilgili şeyler paylaşırdık. Minâ (Urgan), o ve ben, birlikte mavi yolculuğa bile çıkmıştık. Parti binasında ara sıra birbirimize masaj yapardık. Bazen koskoca genel başkan bana masaj yaparken birilerine yakalanırdık ve ben çok utanırdım. Konuşma yapacağı zaman hangi bluzunu giyeceğini bile danışırdı. Hatta Ankara İl Merkezi'nde bir kez oda kapısını kilitlemiş, kapıyı çalanlara da görüşmemiz olduğunu söylemiştik, ona makyaj yapmıştım, çok eğlenmiştik.

SUNAR KURAL AYTUNA


Behice Boran hayatın siyasetten, siyasi mücadeleden, parti işlerinden vb. ibaret olmadığını iyi bilirdi. Siyaset dışı ilgi alanlarını canlı tutmaya, bunlara şartlar ne olursa olsun vakit ayırmaya özen gösterirdi. Tabiat sevgisi, tabiatla iç içe yaşamak, özellikle de deniz ve yüzme ömrünün sonuna kadar vazgeçmediği tutkuları oldu. Benim çocukluğumda (birinci TİP'in kuruluşunun öncesi) yaz mevsimi, o zamanların ıssız Armutlu'sunda günün büyük bölümünü babamın motorlu sandalıyla denizin üstünde geçirmek demekti. Babam dalarak zıpkınla balık avlar, annemle biz de şnorkelle yukarıdan onu izlerdik. Ayaklarımıza paletleri takıp becerebildiğimiz kadar biz de dalardık. Annemin, deniz dibinin insanda özgürlük duygusu uyandırdığını söylediğini çok iyi hatırlıyorum. Eğer o gün av verimli olmuşsa, babam ipe dizdiği balıkları havaya kaldırır "gene nevalemizi çıkardık" derdi. Sonra ıssız bir kıyıya baştankara edilir ve çalı çırpı ateşinde pişirilen balıklar afiyetle yenirdi.

Minâ Urgan, 1980 sonrası sürgün yıllarında, Belçika'da annemle görüşmüştü. Dönüşünde beni Mühürdar'daki evine çağırmış ve balkonda damla sakızlı rakı eşliğinde, okyanus kıyısına yaptıkları bir geziyi anlatmıştı. Minâ Hanım da en az annem kadar deniz delisiydi. Annemle ikisi okyanusu görünce hava şartları pek uygun olmasa da yüzmeye niyetlenmişler, gruptakilerse oralı bile olmamış. Sonrasını Mina Hanım şöyle anlatmıştı: "Biz iki ihtiyar 'Bir daha ne zaman okyanus bulacağız' dedik, attık kendimizi suya. Gençler ise öylece oturdu." Gençler dediği de Nihat Sargın, Yıldız Hanım filan!

DURSUN HATKO


80'lerin ilkyazı. Dört bir yandan acı haberler yağıyor üstümüze. Tehditler, baskılar, faşist saldırılar.

Dostlarımızı, yoldaşlarımızı kaybediyoruz. Zaman kötü. Behice Hanım Avcılar'daki İETT kampına gidiyordu. İl örgütümüzün talimatı ile ben ve üç arkadaşım Behice Hanım'ı koruma görevini üstleniyoruz. Aslında bu, yürekten gönüllü olduğumuz bir görev. O günlerde önderimizi, rehberimizi, annemizi, ablamızı kaybetmekten ölesiye korkuyoruz.

Bizi partili arkadaşlarımız Sultan ve Metin Kalemci karşılıyor. Bir iki sohbetten sonra Behice Hanım'la denize girmek için sahile iniyoruz. Arkadaşlarla sohbet ederken aniden yanımızda olmadığını fark ediyorum. Panik halinde sağa sola bakıyorum ve onu denizde görüyorum. Mevsim yaz, sular dingin. Ama bir şey olursa korkusu peşimi bırakmadığı için denize nasıl atladığımı bilmeden, adeta çırpınarak ona yetişmeye çalışıyorum. Son iki kulaç, bir kulaç derken kendimden geçiyorum. Nefesim kesiliyor, boğulmak üzereyim. Birden Behice Hanım'ı görüyorum yanı başımda. Rolleri değiştik, o şimdi benim cankurtaranım. Bir anne şefkati ve sıcaklığıyla bana yapmam gereken hareketleri telkin ediyor. Sorunsuz kıyıya çıkarıyor, güvendeyiz. Ben hocamdan özür diliyorum. Amerika'da yüzme sporu ile uğraştığını anlatıyor. Ben bir özelliğini daha öğreniyorum. Gülümseyerek ekliyor "Tamerciğim unutma, hayat yüz metre koşusu değil, bir maratondur..."

TAMER KARAHAN


Nurten'le (Tuç) kararlaştırdık, Behice Hanım sigarayı bırakırsa, biz de bırakacağız. Bu hepimiz için iyi, hele başkanımız sigaradan bir kurtulsa dünyalar bizim olacak. Bir gün dedik ki, "Hocam şu sigarayı bırakın, Nurten'le biz de bırakacağız." Cevap net oldu: "Bana rüşvet teklif etmeyin! Kendiniz bırakacaksanız bırakın. Ben kendi kararımı kendim veririm. Neymiş, bana bağlı olarak sigara bırakılacakmış, istemem öyle şey."

ERSİN SALMAN


Babam Kemal Koyaş, 60'lı yıllarda Kartal ilçesinde yöneticilik, Kadıköy ilçesinde de ilçe başkanlığı yapmıştı. Aile dostlarımızın çoğu TİP'liydi. Çocuk gözüyle onları izlerdim. Partililer benim gözümde dünyanın en çalışkan, en bilgili, en zeki, en kültürlü insanlarıydı, Partili olmak çok zordu, hatta onlarla zaman geçirmek bana hayal gibi geliyordu.

12 Mart sonrası cezaevinden çıkışının ilk yılıydı. Behice Hanım, babamın da gayretiyle komşumuz olarak iki sokak ötemizde bir apartmana taşındı. Eşi rahatsız olduğundan, gündüzleri sık sık kontrole gidiliyordu. Anahtarı bizdeydi. İş dönüşü bize uğrar, içerde ya da kapı önünde babamla sohbet ederdi. Bu kapı sohbeti bitince mahalleliye hava atmak için ona eşlik eder, birlikte evine giderdim. Bana arada kek, çoğunlukla kurabiye yapardı. Balkonda oturur, onu dinlemeye çalışırdım. Çalışırdım diyorum çünkü beni anlattıklarından çok kurabiyeler ilgilendirirdi. Eve geri dönerken kalan kurabiyeleri de kese kâğıdına koyardı. Numaradan nazlanır, "Senin için yaptım. Dursun evde yok ki, kim yiyecek?" deyince alır ve yürüyüşümü bile değiştirerek, başım dik, kurabiyelerin tadını çıkara çıkara eve giderdim.

Ben bu kadar ünlü olan başkan, doçent, dünyaca tanınmış biriyle haftanın iki-üç günü mahallede dolaşıp, üstelik kestirmesi dururken, herkes görsün diye yolu uzattığım halde kimseden tepki alamıyordum. Dayanamadım, bir gün arkadaşlarımı evinin önünde toplayıp "Biliyor musunuz, burada çok ünlü biri oturuyor, adı Behice Boran." dedim. Boş boş bakıp "Neden ünlü?" diye sordular. Çok iyi biliyordum ama nedense onlarla paylaşmak istemedim. "Dünyanın en güzel kurabiyelerini yapmakla ünlü" dedim.

NURHAN KOYAŞ KAVUZLU


İlk kızım doğduğunda evimize, bebeği görmeye geldi ve ismini ne koyduğumuzu sordu "Şafak" ismini düşündüğümüzü söyleyince, biraz şaşırdı. "Ben askeri hapishanede Şafakçı kızlarla beraberdim. Onlar Mao'cu biliyorsunuz. Biz tecrübeli büyükler olarak onları hapishane koşullarına alıştırmaya çalıştık. Koğuşta en büyükleri bendim, yaş farkına rağmen aramız çok iyi oldu" diye anlattı. Sonra isim seçiminde kararlı olup olmadığımızı sordu. Biz onaylayınca kızımı kucağına alıp kulağına üç defa Şafak diye seslendi. Geleceğinin iyi olmasına dair güzel sözlerden sonra, "Siz belki bilmezsiniz ama âdet böyledir. Aile büyüğü ismi kulağa üfler. Tabii bir de dua okunur, ben dua kısmına karışmam" diyerek gülümsedi.

Aradan yıllar geçti, Behice Hanım yurtdışındayken ikinci kızım doğdu. Kendisine duyurmuşlar, hemen ismini ne koyduğumuzu sormuş. "Kıvılcım" yanıtını alınca, gülerek "Umur da çok oluyor artık" demiş. Neden sonra kendisiyle yurtdışında buluşma fırsatı bulunca bunları da konuştuk. "Hocam, Lenin'in çıkardığı gazetelere verdiği isimler sırasıyla gidiyorum, ilki Zarya (Şafak), ikincisi İskra (Kıvılcım), üçüncü olursa Pravda (Gerçek) koyacağım dedim. "İyi düşünün, üç çocuk bayağı zor olabilir. 'Gerçek' ismi de hiç güzel değil, oğlan olsa bile yakışmaz" diye uyardı ve mutabık kaldık. Sonraki her buluşmamızda bu isimler konusunu açıp çokça güldük.

UMUR COŞKUN


MYK'da görev aldığımda dikkatimi çeken Behice Boran'ın kurulu son derece demokratik bir tarzda yönetmesi oldu. Herkesi dikkatle dinliyor, hiçbir tartışmayı kestirip atmıyordu. Zaman zaman elbette görüşlerini bildiriyor ama her türlü eleştiriye de kulak veriyordu.

Biz Boran'a "Hocam" diye hitap ederdik. O da bir hoca gibi davranır, bizleri uyarır ve eleştirirdi.

Bir keresinde Merkez Yönetim Kurulu toplantısı biter bitmez bana döndü ve Yürüyüş dergisinde "Behice Boran ile Todor Jivkov Antalya'da görüştüler” haberini kimin yazdığını sordu. Ben partinin dolaylı yayın organı olan Yürüyüş dergisinin yazı işleri müdürüydüm. O yazıyı da ben yazmıştım "Ben yazdım hocam" dedim. Haberin veriliş tarzına epey sıkılmıştı. Bana Jivkov'un Bulgaristan Komünist Partisi Başkanı olmasının ötesinde bir devlet başkanı olduğunu, oysa haberde kendi isminin ondan önce yazıldığını söyleyerek bundan rahatsızlık duyduğunu ifade etti. Cevabımda bu yazıyı yazarken görüşmenin Bulgaristan devlet başkanı ile değil, bizim partimize eşit bir işçi partisi başkanı ile yapıldığını düşündüğümü ve bu iki eşit kişiden Boran'ın kadın olmasından ötürü onun adını önce yazdığımı söyledim. Ancak her ne olursa olsun bizim partimizin yayın organında çıkan bir haberde, bir devlet başkanının değil kendi isminin önce yazılmasını nezakete aykırı buluyordu. Eşitliğe vurgu yapmak isterken, yazdıklarımın onun gibi nazik birini istemediği bir duruma düşüreceğini tahmin etmemiştim doğrusu.

NEŞET KOCABIYIKOĞLU


1976 yılı Ekim ayının son günleriydi. Kısa dönem yedek subaylığımı tamamlamış Paris'e dönecekken Parti tarafından bir hafta süre ile görevlendirildim. İstanbul’a gittim. TİP'in konuğu olarak gelecek Şilili sanatçılara çevirmen olarak refakat edecektim. Koruma olarak da Attila Arsoy bizimle olacaktı. Nihat Sargın ve İstanbul il örgütünden bir grup partiliyle birlikte Hüseyin Baş'ın refakatinde konuklarımızı karşılamak üzere havalimanına gittik. Oradan İzmir'e uçacaktık. Ancak İzmir uçağına iki saatten fazla bir zaman olduğu için dinlenmek üzere Yeşilköy'deki Çınar Otel'e geçtik. Orada bir sürpriz olarak bizi Behice Boran bekliyordu. Konuklara İngilizce olarak "Hoş geldiniz" dedi. Ben başkana konuklarımızı, konuştukları dil olan Fransızcayla tek tek tanıtıp, Şili'deki faşist darbe sırasında başlarına gelenleri ve nasıl ülke dışına çıkabildiklerini kısaca anlatım. Behice Hanım'ın çok akıcı bir Fransızca ile konuklara cevap olarak söylediği şu sözleri hiç unutamıyorum: "Şili'de darbe olduğunu duyduğumda ben hapisteydim. Hapishane hayatı bana hiçbir zaman çok zor gelmemiştir ama o an sokağa çıkıp öfkemi haykıramayacağım için, öfkeden hapishaneye sığamaz hale geldim. Duvarları yumruklayıp yıkmak istedim."

RAŞİT KAYA


Şili'de Pinochet diktatörlüğünün hüküm sürdüğü günlerdi. Şili Komünist Partisi'nin Genel Sekreteri Luis Corvalan ve diğer tutukluların bırakılması için dünyanın birçok ülkesinde, antifaşist güçler tarafından dayanışma eylemleri düzenleniyordu.

TİP de 1976 sonuna doğru "Şili Halkıyla Dayanışma" kampanyası başlatmıştı. Şili'yi terk etmek zorunda kalan ve birçok ülkede konserler vererek mücadelelerini sürdüren Isabel ve Angel Parra ile Patricio Castello'dan oluşan yurtsever müzik grubunun İstanbul’daki dayanışma toplantısına katılması sağlanmıştı. Birçok sanatçı, düşünür ve yazarın da destek verdiği ve 5000 kişinin katıldığı İstanbul’daki toplantıdan sonra Behice Hanım, Şilili sanatçılar ve arkadaşımız Rahmi (Saltuk) ile 15-20 kişi, Beril'in (Eyüboğlu) Etiler'deki evine gidilmişti Bir yandan yenilip içiliyor, bir yandan da Rahmi sazıyla, Parra'lar gitarlarıyla çalıp söylüyordu.

Bir ara Behice Hanım o sırada "Aldırma Gönül" şarkısını söyleyen Rahmi'ye dönüp, "Rahmi'ciğim, o şarkıyı ben varken söyleme olur mu? O şiir kadercidir, öyle 'aldırma, aldırma' demek olur mu? Bizim aldırmamız, umursamamız gerekir." demişti. Sabahattin Ali'nin Sinop Cezaevi'nde yazdığı ve 1960'lardan sonra şarkılaştırılan bu şiirde, "görecek günler var daha gibi iyimserlik ve umut, yukarılara sitem yollamak gibi isyankârlık taşıyan dizeler de vardı. Ama aklın ve gönlün her koşulda aldırmasına ve bunun dile gelmesine Boran daha bir önem veriyordu anlaşılan.

Kaderciliğin, tevekkül ve biat kültürünün toplumda geniş kesimleri sarıp sarmaladığı günümüzde, o geceyi ve Behice Hanım'ın bu "titizliğini" hatırlamadan edemedim.

CAN AÇIKGÖZ


1978'de, Ankara'da yapılan il temsilcileri toplantısında İşçi Kültür Derneği olarak sunduğumuz şarkı ve hareket düzenlemesi hem içeriği hem de müzikalite ve görsel ifade düzeyiyle dikkat çekici bir başarı sağlamıştı. Boran, derneğin genel başkanı olarak benimle görüşüp tebrik etmişti. Böylece onunla doğrudan tanışmış oldum. Ama bu kısacık görüşmenin asıl önemi, İşçi Kültür çalışmalarının "parti çalışması" sayılması çabamıza yönelik önemli bir adım oluşuydu.

Gerçekten de MYK'nın ilgili üyeleri dahil, en yetkili arkadaşlar bile bunun için Boran'ı işaret ediyorlardı. Genel başkan olduğu için değil, partide sanat alanında en yetkin kişi olduğu için. Çok yoğun olduğu için Ankara'da yapılan bir MYK toplantısında akşam yemeği için kendisini eve davet etmemi önerdi arkadaşlar. Büyük bir zevkle bu öneriyi hemen uyguladım ve o akşam Behice Hanım ile parti-sanat ilişkisini bir örgütleme sorunu olarak konuşma olanağı bulduk. Bu sayede, bu konudaki karar tasarısını hazırlayabildik. Ama ne yazık ki, sonradan başka sosyalist örgütlenmelere de model teşkil edebilecek bu tasarı, kongre kararı haline gelemeden darbe olmuştu. Kongremiz, 12 Eylül denen uğursuz tarihten az sonraydı...

YILMAZ ONAY


11 Eylül 1980 günü genel merkez binasındaki MYK toplantısı bittikten sonra, Can Açıkgöz, Zeki Kılıç, Neşet Kocabıyıkoğlu ve ben, Merter'de oturan Osman Sakalsız'a yemeğe ve son gelişmeleri konuşmaya gittik. Geç vakte kadar oturduk, uzun, hararetli ve gergin konuşmalar yaptık. Zeki ve Neşet Ankara'ya dönmek üzere evden ayrıldılar. Sabah'a karşı Nurettin Pirim geldi ve TV'de marşlar çalındığını ve genel başkanımızın kapısında (Pirim'lerin karşı dairesindeydi) silahlı bir askerin olduğunu söyledi. TSK yönetime el koymuş ve sokağa çıkma yasağı ilan etmişti. Biraz sonra genel başkanımız geldi ve bizi kahvaltıya çağırdı. Can, Osman ve ben aşağıya indik. (*) Askerin yanından eve girdik. Yuvarlak bir masaya güzel bir örtü serilmiş ve bir kahvaltı hazırlanmıştı. Genel başkan, kendisine yakışan hoş bir elbise giymişti. Kahvaltıda sakindi ve çok sevimli bir şekilde ev sahipliği yapmıştı.

O toplantıda hazırlanan ilk illegal Çark Başak üç maddeden oluşuyordu: "1. Partimizin bütün kurulları feshedilmiştir. 2. Partimizin 'Her Hal ve Şartta Görev Başında’ kararı yürürlüğe girmiştir. 3. Bu karar tek merkez ve tek disiplin altında gerçekleştirilecektir."

Daha sonra acaba genel başkanımızı buradan nasıl çıkartabiliriz diye konuşurken, sokağa çıkma yasağı kaldırıldı ve ben evden ayrıldım. Sevgili genel başkanımızı bir daha göremedim.

(*) Parti MYK'sının 25 Ağustos 1980 tarihli kararıyla Başkanlık Kurulu şöyleydi: Gn. Bşk. Behice Boran, Gn. Sek. Nihat Sargın, Örgüt Sek. Osman Sakalsız, Eğitim Bilim ve Araştırma Bürosu Dinçer Doğu, Kitle Örgütleri Bürosu Zeki Kılıç, Haber Alma, Basın Yayın ve Propaganda Bürosu Can Açıkgöz ve Gn. Sayman Peyami Arıırk.

PEYAMİ ARIIRK


12 Eylül darbesinden hemen sonra Eskişehir'de yaşadığım kısa süreli gözaltından sonra İstanbul'a gittim. Behice Hanım Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatıyordu. Asuman'la (Erdost) birlikte hastaneye gittik. Kitap okuyordu, bizi görünce şaşırdı. Odasında ve balkonunda bir görüşme yaptık. Ayrılırken ülke şartlarının zorluğundan bahsederek bize "Kim bilir bir daha ne zaman ve nasıl karşılaşırız?" diyerek veda etti. Behice Hanım'la tekrar yedi yıl sonra cenazesini Esenboğa Havaalanı'ndan alırken karşılaştık.

VEDAT BARANOĞLU


Başkanla birlikte DİSK Genel Sekreteri İbrahim Güzelce'nin cenazesinden dönerken ölüm hakkında konuşmaya başladık. Cümleler birebir aynı olmayabilir, ama Behice Hanım "İnsanın bir yakını öldüğü zaman onunla birlikte yaşamının bir parçasını da gömmüş oluyor. Böylece yaşlandıkça insan, yaşamının birçok parçasını gömdüğü için, ölüm o kadar dayanılmaz olmuyor" demişti.

NURDAN ORPEN


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÖYLE BİR GÜN Kİ!!

ONUR BELGEMİZ