17 Aralık 2015 Perşembe

Kaçkar Trans


Çarşak İnişli Kaçkar Notları

Sevgili yeğenim Ece “çift teker tek çekerle Kazdağlarına” gezi notlarımı beğenip, Kaçkar gezimin de notlarını yazmamı kendine has ince zorlayıcı üslubuyla isteyip, üstüne, rehberimiz de İKTOS için notlarımızı göndermemizi isteyince yazmaktan başka çarem kalmadı.
Bu etkinliklere gitmeye karar vermek çok kolay ve tabii sevindirici, keyifli. Çocuk gibi heyecanlanıyorsun, kalem, defter, çanta, silgimi unuttum mu? Çantamın yırtığını nasıl göstermeyeceğim, ödevim kırışmasın gibi, alıyor bir heyecan. Ben yola çıkacağım son geceleri genellikle çok az uyuyarak geçiriyorum heyecandan. Bu güzel tarafı, ama bir de sevimsiz tarafı var. Eşe dosta (zorunlu olarak) anlatmak. Onları alıyor bir düşünce, zaten çoğunun bacağı şimdiden ters V olmaya başladı içe kıvrık biçimde, ayaklarına bakmak için bir yere dayanıp epeyce öne sarkmaları gerekiyor, tuvalete gitmek için bile düşünüp kaşındıklarına şahidim bir kısmının. Misafirliğe giderken terliğini, pijamasını, hatta yastığını beraberinde götürüp, daha önce yatmamışlarsa, telefonda yatağın sertlik derecesini filan sormayı da ihmal etmeden üstelik. Eh insanın böyle dostları olunca, onlara bir hafta 10 gün hiç tanımadığın biriyle bir metreye iki metrelik bir çadırda, düzgün toprak bulursan şanslısın çoğunlukla buzda veya taş üstünde, ayakkabını yastık yaparak, aynı kaptan su içip, çay içip çalkalayıp çorba içtiğini, sırtında 20 kiloluk yükle günde 10-12 saat yokuş teptiğini, bundan büyük haz aldığını gel de anlat. Zaten risk kısmını açmak haşa olanaklı değil, zaten gittiğimiz yerler en kötüsü kesme taş, bazen de tartan pist oluyor diyorum biraz gırgır.
Nedense bu dostlara Kaçkar diyince fazla yadırgamadılar. Sonra anladım. Biri, biz de gitmiştik dedi ve ekledi Ayder’de kaplıcaya girin çok keyifli oluyor. Bir de Uludağ’a giderken böyle olmuştu. Uludağ’a gidiyorum dedim, herkes kayağımı alıp almayacağımı sordu. Hâlbuki biz kış günü Volframdan tırmanıp trans yapacaktık. Bisikletle giderken de ilk başlarda İzmir’e gidiyorum deyip ardından bisikletle deyince, bagajda bisiklet anlıyorlardı, ama artık yemiyorlar, gideceğim güzergâhın nasıl güzel dümdüz, çiçeklerle kaplı, adım başı güzel köylerle dolu diye anlatıyorum.
Gelelim yine dağımıza yolumuza; Önce İKDOS’un gezi için Kadıköy’de eski iskelenin üstündeki mekâna gittiğimde o ekipte rehberimiz Kuvvet’den başka tanıdığım olmadığından ve O da henüz gelmediğinden, 2 li 3 lü oturan 20-30 kişiye bakarak doğrudan tam isabet 3 kişiye yaklaşarak siz İKDOS tan mısınız? Dedim. Böylece de onlarla tanışıklığımız başlamış oldu.
O toplantıda 14 kişi olduk. Doğrusu bazılarını bu gezi konusunda zorlanacaklarını düşündüğümü söylemeliyim. Rehberimiz çadır eşleşmesini yaptı, neler gerektiği iletdi, 17 ağustos ta Erzurum’dan saat 13.00 te hareket edeceğimiz notuyla ayrıldık.
Hemen, erken olursa ucuz olur diyerek bilgisayar başına geçip bilet işini hallettim. Erzurum’a gidiş rezervasyonunda klasik devlet kurumu sıkıntıları yaşasam da 23 ağustos Trabzon dönüş rezervasyonu şaşırtıcı şekilde kolay oldu.
Her gezinin malzemesi de farklı oluyor, bazıları eskidiği için yenilemek gerekiyor. Karaköy’de Kutup Ayısı’na giderek panço sordum. Sportif görünümlü görevli hemen Kaçkar’a mı gidiyorsunuz demesi beni önce şaşırtsa da düşününce hiç de şaşırtıcı olmadığını anladım. Eksiklerin yanında satıcının ısrarına uyarak bir de -10 derece küçük boyutlu bir de uyku tulumu aldım.
Ev İstanbul’un bir ucunda, havaalanı öbür ucunda olunca sabah 07.00 de kalkan uçağa yetişebilmek için ve bu arada yapmam gereken dost ziyaretini de birleştirerek Acıbademe, Gürhanlara gittim. Güzel rastlantı Gökçe ve Mehmet’in yaş günüymüş. Geç vakit yatıp sabah 04.00 de kaktım, Gürhan’ın fedakârlığıyla rahat bir şekilde Sabiha Gökçene geldim. Kaydımı yaptırdıktan hemen sonra İzmit’ten katılan iki Doktor Nilay ve Bülent de geldiler, bir de Erzurum’da görev yapan bir doktor arkadaşlarına rastladık (saatlerce muhabbete doyulamayacak), arkasından Jale geldi. Bir bardak çayı 5 liraya içip uçağa bindik.
Erzurum havadan çok yakınmış, havaalanı da Erzurum’a yakın olunca taksiyle rehberimizin kaldığı otele gittik çabucak.
Benim çorba içme isteğime Bülent’te katılınca ikimiz, en yakın cağ kebapçıya gittik sabah sabah, ben iki kâse Bülent bir kâse çorba içti. Sonra birer çay getirdi garson, 1 lira bahşiş 10 lira verdik. Otele döndüğümüzde iki çay içtik beşerden on liraya, yanında da üç çorba hediye ettiler dedik, Sabiha Gökçende birlikte çay içtiğimiz yol arkadaşlarımıza.
Saat bire kadar eksiklerimizi tamamlamak üzere kente dağıldık birer ikişer. Benim çocukluğumda, Elazığ’ın Ağın ilçesinden bakınca, Erzurum anlatıla anlatıla bitirilemeyen büyük ve etkili bir kentti, bir sanayi kentiydi. Oraya gidenler övünerek anlatırlardı. Dolaşmaya başlayınca çocukken anlatılan bu anılarım, merakım canlandı, eski işlikleri, dükkânları görünce. Kap bulamadığım için almadığım zeytinyağı için Nilay’ın akıllıca önerisiyle pet şişeli soda alıp, millete zorla içirip (ispirto ve zeytinyağı için) Erzurum’un en eski cağ kebapçısına gittik. Artık Anadolu klasiği olan aile kısmına geçip kebaplarımızı yerken, garsona bir boş soda şişesini verip bunun yarısına zeytinyağı veya ayçiçeği yağı doldurmasını rica ettim eğer varsa. Hesabımızı ödedikten sonra yarım kiloluk bir şişede marketten aldıkları sızma zeytinyağını getirip parasını da almayınca, bahşişi artırıp, ispirto ve lavaş ekmek almak üzere çıktık.
Lavaş ekmek fırını (tandır) 4 kişinin çalıştığı, eski, yoksulluk kokan bir fırındı. 15 tane istedim (toplam 3 lira), sayıp paketlerken parasını ödediğimden bir tanesini almak istedim, vermedi dizili olanlardan almamı sağladı bana ve bir arkadaşıma da. Tabi bunlardan para da almadı.
İspirtoyu da alıp buluşma yerimiz otele döndük.
Kadıköy’de belirlenen çadır arkadaşımın uçağı gecikince Yusufeli tarifeli otobüs seferi yarım saat geç kalktı, diğer yolcuların hoşgörüsüyle.
Yusufeli’nde eksiklerimizi tamamlayıp, kahvede misafir muamelesiyle demli ve üzerleri çay tozlu çaylarımızı içip, peşimize iki de Polonyalı genci takıp, Olgunlara hareket ettik, tıklım tıklım doldurduğumuz minibüsle. Minibüsçümüzün kıyağıyla yolda Barhal Gürcü Kilisesini de gezip, kapısı beton duvarla örüldüğü ve harap halde olduğu için dışından gezip, dere boyunca şoförümüzün çılgınca sürüşüne ses çıkaramadan Olgunlar’a vardık.
Gürül gürül akan derenin kenarındaki pansiyonda akşam yemeğimiz olan kuru fasulyeyi (mecburiyetten) yiyip, çadır arkadaşları düzeninde odalarımıza çekilerek yattık.
Çadır arkadaşım saat 04.10 a kadar horlayan bir insanın çıkarması gereken neredeyse tüm sesleri gerekli yükseklikte çıkarıp hakkını vererek, dördü on geçe sustu. Böylece uyandığını anladım. Uyumaya çalıştıysam da uyuyamadım. Macera başlıyordu, 5 gece burun buruna küçücük çadırda nasıl uyuyacaktım? Söylemenin de bir anlamı yoktu, elinden gelen bir şey değil ki, sadece üzerdim, ona da gerek yoktu.
Saat altıda hazır olan sıcak çay doğrusu beni şaşırttı. Çayı alıp dere kenarında yamaçlara bakarak tek başıma içtim.
Akşamdan kalan yol güzergâhlarını katırcılarla da yeniden konuştuk. Dilberdüzü’ne taşıdıkları çantaları 2 gün sonra tekrar alıp, Olgunlardan geçip Dübedüzü’ne götürmek üzere pazarlık yapıldı. Rehberimizin, dönüşte Dilberdüzü’nden yan geçişle Dübedüzü’ne gitme düşüncesine tehlikeli olur, özellikle yağışlı havada, ıslak zeminde geçilmemesi gerektiğini söyleyerek karşı çıktılar.
İspirtom fazla geldiği için, doldurduğum iki soda şişesini, orada bulunan 5 metrekarelik bakkal (?) köylüye götürdüm. Bunları ister ihtiyacı olan birine ver, ister sat dedim. Çıkarken bedelini vermek istedi hiçbir şekilde satamayacağı halde.
11 kişi yüklerini katıra yükledi. Ben, rehberimiz ve Bülent çantalarımız sırtımızda, dere boyundan ilk durağımız Dilberdüzü’ne doğru lay lay lom bir yürüyüşe geçtik.
Düzgün bir patikada, ehven bir yokuşla ve derelerin sesiyle keyifli bir yürüyüşle Dilberdüzü’ne geldik. Katırcı, güzel olduğu, dilbere benzediği için Dilberdüzü dendiğini tahmin ettiğini söylese de o yöre halkının o kadar güzel yerin içinde buraya dilber yakıştırması yapmasını sanmak doğru olmaz sanırım, mutlaka dilberin nasıl olduğunu da biliyorlardır.
Burada ilk defa böyle bir işe katılan, bir sürü de yeni spor malzemesi alan avukat arkadaşımız, pes edip doğru bir kararla geri döndü. İlk sorduğum, bu arkadaşın çadır arkadaşı kim olduğuydu. Bu da Bülent’miş.  İçimden inşallah gece sessizce uyuyordur diyerek, gözüme kestirdim.
Bu arada rehberimiz bana bıyık altı gülümsemeyle gece nasıl geçti, uyudun mu? Dedi sırıtarak. Ben de bana kastın neydi diyerek cevap verdim o da, biz ondan uzak kalmak için çadırlarımızı uzağa kurarız dedi yine bıyık altı gülümsemeyle.
Burada da gördüğümüz köylüler yani katırcılar Dübedüzü’ne yan geçişin tehlikeli olduğunu yinelediler.
Ekipteki bu gibi bir etkinliğe ilk katılan arkadaşlar, Deniz gölü, zirve tekrar deniz gölü ve bulunduğumuz Dilberdüzü’ne geleceğimiz için yanlarında getirdikleri ziyafet yiyeceklerini, oradaki bir çadıra emanet bırakarak, bir çorba molasının ardından, artık katır gitmesi olanaksız olduğundan hafiflemiş sırt çantalarını yüklenilip, Deniz gölüne doğru ufak ufak çıkışa başladık.
Ekip hemen kendini belli etti. Kuyruk uzadı, sonra gruplanmalar oldu ve ardından kopmalar. Kadıköy’deki toplantıdaki değerlendirmemde haklıydım.
Bu çıkışın çoğunluğu kayalıktı, tepelerden kopmuş gelmiş irili ufaklı taşlık yüzlerce metre boyunda onlarca metre eninde uzanıyordu. Bu taşların metrelerce altından akan dere veya sular, hiçbir izi yokken çok güzel su sesi çıkarıyorlardı. Bu sesi gezimiz boyunca dinledik.
Doğrusu ya bana aşağıdan tarif edilen yere kendimi hazırladığım için, oradan sonra yürüdüğümüzün iki katı kadar daha yokuş ve kaya, kaya ve kaya, çok uzun geldi.
4 kişi önde göl çevresine geldiğimizde başka ekiplerden birileri bizden önce gelmiş 3-4 çadır kurmuş ve yerleşmişti. Biz de hemen kendimize daha önce düzeltilmiş çadır yerler ayarlamaya çıktık. Ben ise rehberimize, Bülent’in yanına gitmem için çadır arkadaşıma nasıl söyleyeceğimi, kırılır mı, çünkü o ana kadar hiç kimseye bahsetmemiştim, danışınca, ben söylerim dedi, geride kalanlara bakmak üzere döndüğünde.
Çadır arkadaşım epey sonra otel alanına girdiğinde sattın beni gürlemesiyle selamladı beni espriyle. Bülent’e (ve tabii bana) ayırdığım yere en uzak yeri de ona gösterdim. Hemen bitişiğinde İsveçli (Viking) bir çiftin yanında kurdu çadırı. Viking de horlarmış, o zaman kadıncağıza kolaylıklar dileyerek bu gece stereo sesiniz var dedim, tabii Türkçe olarak ve tercüme edilince kadıncağız pek mutlu oldu. Sabah kalktığımızda Vikinglerden eser yoktu, tüymüşlerdi.
Bizim çadır yerimiz gölün hemen yanındaydı. İlk dikkatimi çeken tombul dediğimiz serçeler oldu. Bizden sakınmıyor, 1-2 metre mesafemizde otlanıyordu, herhangi bir hayvanın yanında olduğu gibi. Anlaşılan ataları ve kendisi henüz insanın darbesini yememiş, acısını çekmemişti. Bu durum kaldığımız iki gün devam etti.
Çadırları kurup bulduğumuz göl kenarındaki doğal taş düzlükte, ekibin tümüyle elimize sıcak çorbaları aldıktan sonra, güneşin de batmasıyla, o muhteşem, anlatılması zor duygular yaşatan krater gölünün yüzü ortaya çıktı. Uzun süre tek tek, hiçte sevimli olmayan, dik kaya yükselen kıyılar, lök oturmuş, kenarları keskin neredeyse yapma göl, gökyüzündeki, yakın bulutlar ve tüm bu olumsuzlukların birlikteliğinden oluşan muhteşem etki. İçimden kızımla buraya gelip en az bir hafta kalacağım dedim.
Dokuz olmadan yattık. Telefonlar çekmiyordu. Uyumuşuz, telefon sesiyle Bülent’le beraber fırladık, benim telefonumdu. Adnan’la İnci merak etmişler, 20.15 arıyorlar, insan bu saatte arar mı? Tabii hemen de kapatıp uykuya devam ettik, yarın zirve tırmanışı vardı, İdris’e armağan edeceğimiz.
Sabah peynir, zeytin, çay, zirve çantalarımızı sırtlanıp, bir arkadaşımızı da nöbetçi bırakarak ufaktan ufaktan tırmanmaya başladık.
Yaklaşık yarım saat sonra, bir babanın üstünde üzerine uçmasın diye taş koyulmuş bir şapkanın üzerine şu not düşülmüştü. “Kaybolmuştum bulundum” Ben tabii İngilizce olan bu lafın sadece dizi karşıtı olmama rağmen “lost” unu anladım sadece.
Kırk beş dakika sonra ‘otel’ alanımız olan gölümüze tepeden bakan, yayınlarda da çoğunlukla buradan çekilen fotoğraflar kullanılan sırta geldik. Yine mutat olduğu üzere fotoğraflar fotoğraflar yine fotoğraflar çekildi, iyice artiz olaraktan.
Hiç de küçümsenmeyecek diklikte ve kaygan,  neyse ki kısa, kısmen toprak inişe geçtik teker teker. Sonra biraz düzlük tekrar tırmanma, babaları takip ederek. Bu arada rehberimizin tanıdığı ekibi de sollayıp devam ettik.
Bir İngiliz’in yakın zamanda düşüp, artık bu dünyanın oksijenini ve gıdasını tüketmediği için bizim kulüp başkanımız Ahmet Bey’in hep korktuğu 2 metrelik kaya yan geçişi de tehlike atlatmadan geçip, giderek daha çok dikleşen, giderek de çakıl yığınına dönen çıkış rotamıza devam ettik. Bizden iki kişi geçtiğimiz arkadaki ekibe dahil oldu, 7 kişi ortada bir ekip kurdular biz de hızlanarak, zaten kalabalık olan 3932 metrelik zirveye vardık, 4 saat sonra.
Kaçkar dağının en önemli özelliği, görüntüsünün çok farklı ve bol su olması. Aladağlar görkemli olmasına rağmen kaya yığını ve küt. Burası masallardaki korku dağları gibi sivri ve farklı eğimlerde, renkte. Bu kendine has görüntü apayrı bir görkemlilik veriyor. Zirveden, bir sürü göl yanında, bir de buzul kütlesi görünüyordu.
Bize Yusufeli’nde çay içerken övünülerek söylenen 10 metrelik ince alüminyum borudan bayrak direği 5 parça olarak yerde, 6 metrelik bayrak ise görünürlerde yoktu. Yerinde uyduruk bir demir çubuğa takılmış 60-70 santimlik bayrak sallanıyordu, yabancıların ısrarla fotoğraf çektirirken rüzgârda görünür biçimde açılmasını bekledikleri.
Ala dağlardan kızıma ala bir çakıl getirmiştim. Kaç kardan da en zirveden, daha aşağıya doğru kaçmaya başlamamış bir taş parçasını çantama atıp, termosumdan aldığım sıcak suyla yaptığım sıcak çaya yumuldum, yere uzanarak (o arada fotoğrafım çekildiyse keyiftendi bilinsin).
Tüm ekip geldikten sonra rehberimiz zirve defterine isimlerimizi yazdı. Tekrar fotoğraf (lar) çektirip inişe geçtik.
Ahmet Bey’in korktuğu yerden yine tedirginlik yaşamamak için, aceleyle ön sırada geçip ekibin geçişini izlemeye başladım.
Arkamızdan ta Yusufeli’nden beri gelen, yürüyemeyecek, mantıklı davranamayacak kadar bitap düşmüş 19-20 yaşlarındaki Polonyalı çift, Bülent’in gayretiyle inişi tamamladı. Kamptan ayrılırken de yanımıza gelip teşekkür ettiler, fotoğraf göndermek için Bülent’in telefonunu aldılar.
Sabah gölümüzü tepeden gören yere geldiğimizde yağıp yağmamakta kararsız kalan yağmur-buz tanesi, bizim de pançolarımızı, yağmurluklarımızı giyip giymemekte kararsız kalmamıza neden oluyordu ufak ufak da ıslanıyorduk. Sonunda artık karar verdi de biz de giydik koruyucularımızı, ne kötü şey kararsız kalmak.
Çadırlarımıza gelene kadar ve biraz daha yağdı yağmur, gönlünce bizi ıslatamazsa da. Yine de kıyıdaki düzlükte çay-kahve içmemize fırsat verip, biz de bir araya gelerek, yarının planını yaptık, keyifli muhabbetlerle, yine o muhteşem ortamda.
Rehberimiz Dilberdüzü’nden yan geçişle Dübedüzü’ne geçmek istiyordu, ekipten ayrı olarak. Ben de köylülerin dolduruşuyla, bir bildikleri vardır diyerek sıcak bakmıyordum.
Akşam göl kenarında komşularla çay muhabbeti ardından çadırlarımıza girdik hemen. Saat sekizde yatar yatmaz uyuyunca kısa zaman sonra uyandım yine. MP-3 çalarımdaki caz müziklerini dinleyerek biraz kitap okuyup biraz da sudoku çözdüm. Müzik çalarım peş peşe Lui Armstrong’un en keyif aldığım parçalarını çalıyordu peş peşe, uyumuşum, tepe lambam da açık. Uyurken dağ bayır aşmak, hatta kıtaları, geçmek, yılları atlamak çok kolay. Bir yolda sol taraftan gidiyorum, Armstrong’un sesini duyuyorum, yolun altındaki evin düz olan damına bakıyorum. Elinde saksafonuyla hem çalıyor hem söylüyor o bütün güzelliğiyle. Bir masada da en az O’nun kadar güzel bir zenci bayan da oturuyor ve Lui’nin ona çalarken bir yandan da yemek servisi yapmasını bekliyor, yerinden hoş hareketlerle müziğin ritmine uyup kıvranırken. Lui çalıyor, söylüyor ve dans ederek kadınına hizmet ediyordu. Akıl almaz bir gösteriydi. Peş peşe ne kadar şanslı olduğumu mırıldandım, nefesimi tutum muhteşem gösteriyi seyrettim, dinledim. Mutluluktan heyecanlanmıştım. Gösteri bittiğinde gözümü açtım Bülent de bir şeyler okuyordu. Konseri nasıl bulduğunu sordum, tabii O’nu da güldürerek. Sonra anlattım gösteriyi o heyecan ve mutlulukla. Hani sorarlar ya en sevdiğin yemek, film vs. diye, bir soran olursa en hoşlandığım konser işte bu diyeceğim.
Sabah yoğun sis altında kalkıp, çayımızı çorbamızı içip ve tabii çadırlarımız, malzemelerimizi toplayıp, bu kerelik son defa, tombul kuşlara, dağa göle bakıp, inişe geçtik.
Sanki indiğimiz yer çıktığımız yer değildi, birden Dilberdüzü’nü karşımızda bulduk. Tabii bu arada artizlik deneyimlimiz de giderek artıyordu.
Emanete bırakılan yiyecek malzemelerinden bakkal dükkânı açacaklar esprisi gerçek olmamış ve arkadaşlarımız malzemelerini tam alıp çantalarına yüklediler, çantaları da katırlara yüklediler tabii, ben yalnız kaldığım için, çıkıntılık yapmayayım diye de zirve çantamı sırtıma aldım, esas çantayı katıra verdim. İyi ki vermişim.
Yan geçişe Yaşar, Cem de Kuvvet’e eşlik edeceklerdi. Kuvvet’in benim gelmemi istediği açıktı ama ben köylülere kanıp ayak direyince yılların deneyiyle anlaşılan -köylülere mi inanıyorsun? Dedi ardından yoksa bana mı demeden gözümün içine bakarak.
Üç kişi soldan zirve çantaları sırtlarında dereye doğru yöneldi biz de, katırların peşi sıra patikadan bayır aşağı iyice lay lay lom yürümeye başladık. Dağcı ekiple aramız çaprazlama açılıyordu giderek, birbirimizi görüyor ve küçülüyorlardı. Kendimi bulunduğum yere yabancı hissettim, Yaşlarımız ve eforumuz biribirine yakın olan Kuvvet’i yalnız bıraktığım hissine kapıldım. Bülent’e, gel yan ekibe katılalım, ben katılmak istiyorum dedim, daha önce niyetli olduğu halde benim yüzümden caydığı için. O hayır ben gelmeyeceğim deyince, gözüme kestirdiğim dolu pet şişesini istemek için önlerde giden Jale’ye suyunu bana verir misin diye seslendim, şaşırdı millet. Birkaç saniye sonra su şişesi çantamda hızla bayır aşağı yönelmiştim. Ahmet Bey’in rehberimize telsizle benim geldiğimi haber vermesini yolda duyuyorum, -Ahmet -Ahmet,
Yarım saat sonra yetiştim bizim ekibe. Doğru bir karar vermiştim, keyifli bir yan geçiş oldu. Daha önce geçtiği yerlerde hep önde giden rehberimiz çok geçilmeyen, yolu da çok bilinmeyen bu güzergâhta, hep dörtlü kararlarla yol bulmamıza çalıştı doğru olarak. Çoğunlukla yolumuzdan emin olmadan gittik, uzun uzun bakarak, konuşarak. Sonunda Dübedüzü’nü tepeden gören dik yokuşun başına geldik. Bir şeyler atıştırırken ben çok dik olduğu alt kısmın da ipsiz inilemeyecek kadar dikleştiğini savunarak başka bir yer aramamız gerektiği ısrarım dinlenmedi ve iyice bakmam ile risk olmadığına karar vermemle oradan inme doğru kararını verdik.
Böylece de ilk defa çarşak inişini yapmış oldum. Bayır 45 derece kadar dik ve zeminde cevizden büyük çakıl vardı. O meyilde ve ağırlıklarıyla sabit duruyorlardı. Üzerine herhangi bir ağırlık gelince ağırlıkla beraber aşağıya doğru kaymaya başlıyorlardı. Bu çakıl akıntısında dik durarak, tabii zemine göre 45 derece durarak, adım atarak çoğu kayarak 150-200 metre kadar indik keyifle. Kendiliğinden hiç durmadan kayıyorsun, bu arada da sadece denge sağlamak için adım atıyorsun. Çok keyifliydi gerçekten.
Sonra yine kamp kuracağımız yere ehven bir inişle yolumuza devam ettik. Düzlüğe vardığımızdan bir süre sonra katırlar da bizim geldiğimiz yönün tam ters istikametinden aşağıdan göründüler. Esas kamp yeri aşağıda olduğu halde biz ıslık çalarak yukarıya getirttik katırcıları.
Bizim geldiğimiz yönde muhteşem dağ manzarası vardı. Artık bildiğimiz sivri kayalar, aralarından akan dere ve akıntılar keskin yokuşlar arkada gökyüzüyle güzellikte yarışıyorlardı. Zaten bu manzara önünde de ekip geldikten sonra artizlik poz verme görevimizi bol bol yerine getirdik.
Zemin düz ve otlaktı, zaten ineklerin ve davarın otlak yerindeydik. Bol bol da fındık faresi eşintileri vardı zeminde. Kayaların da olduğu düzlüğe kaya diplerini hizalayarak çadırlarımızı kurduk, birer çorba içtik, ekip aşağıdan göründü, biz vardıktan aşağı yukarı 2 saat sonra.
Yattığımız yer, üç tarafı dik dağ ve buralardan da yer yer sular aktığı için bu su sesleri çoğalarak bize kadar ulaşıyordu. Neredeyse tam gece yarısı fındık fareleri çadırlarımızı altından ve yanlarından kuş sesleri çıkararak sabaha kadar dolaştılar. Gece yağmur başladı, sabah çadırlarımızdan çıkamadık. 10 civarında yağmurun dinmesiyle toplanıp saat on birde de yan tarafımızda (bizim inişimize göre sol tarafımız) olan lanetleme geçidine doğru patika dahi olmayan yerden çıktık. İlk çıkış yerimizi doğru seçmediğimiz için çok dik ve kayalık olduğundan arkadaşlarımızın bazıları daha baştan aksamaya başladı, böylece dayanışma gerekliliği ortaya çıktı. Böylece hep önlerde yürüyen ben ve Bülent diğerlerine destek olmak üzere rehberimizden aldığımız görevi yerine getirerek toplam 5 kişi geride kaldık.
Bir buçuk saat sonra yüzyıllardır kullanılan patikaya vardık, böylece rahatladık.
İçimizde bir tek Bülent buradan daha önce geçmişti. 2 saat sonra eldivenlerimizi ve yağmurluğumuzu giymemizi istedi, hava güneşli ve sis dahi yoktu, yadırgadık ama uyduk da. Yarım saat sonra haklılığı ortaya çıktı, soğuk, bulut ve kıştan kalma kar bizi içine almak üzere bekliyordu, biz de uyduk buna, zaten bunun için buradaydık. Soğuk ve bulut içinde kalmamız 3-4 saat sürdü.
Bulut içinde tırmanışımız giderek dikleşen, zaman zaman da kaybolan patikadan, babaları arayarak ve beşli olarak buranın keyfini muhabbetlerimizi de katarak neşeyle devam ettik.
Her çıkışın bir inişi olduğu gibi 3.400 metrelik bu lanetleme (hakikaten) geçidi de sonunda inişe geçti biz de buna uyduk tabii. Ne olursa olsun iniş çoğunlukla daha rahat, çıkışın tek güzel tarafı eğer çıkmakta yorulacak kadar yükün ağırsa, nasıl olsa inişe geçeceğini bilmek insanı rahatlatıyor. Bunun tam tersi bir duyguyu,  3 ay önce yaptığım uzun bisiklet yolculuğunda (sizinle Git 104. sayıda paylaşmıştım) Bayramiç-Küçükkuyu arasında Kaz dağlarında yaşamıştım. Bayramiç’ten pedal çevirerek hep tırmanmış, hep de Kaz dağlarının tepesine yaklaştığımızı hissetmiştim. Sonra bir köyden sonra birden uzun bir inişe geçtik ve tüm o çıkışlarımız heba olduğunu hissettim, çünkü yine tepeye doğru yeniden iki teker tek çekerimizin pedallarına yüklenecektim, o nedenle bu iniş hızlı olmasına rağmen pek sevimsizdi.
Kamp kuracağımız Karadeniz gölüne yaklaşınca telsiz irtibatımız da yeniden kuruldu. Arkadaşlarımızın burnunun dibine gidene kadar da onları görmeden seslerini duyduk.
Hep olduğu gibi acele çadırlarımızı kurduk ve ardından sıcak çorbalar ve akşamın sürprizi çadır arkadaşımın getirdiği enfes mantı idi. Yoğurdu birileri yemiş ama ne gam, içine acı biber ve nane de katınca, değme keyfimize. Bir de sis kalkınca, çadırlar arası ayaküstü çay ziyaretleri ve muhabbetler başladı ve sanırım saat 19.30 civarı uyumuştuk.
Gece çok soğuk oldu. Eski uyku tulumum son olarak -5 derece olmasına Uludağ’da tipide beni ayağım hariç üşütmemişken yeni aldığım – 10 derecelik uyku tulumu 0 derece bile olmayan bu havada beni uyutmayacak kadar üşüttü. Dönünce ilk işim, aldığım yere gidip, bu ürünü satmamalarını, kazara güvenip Ağrı’ya çıkmış olsaydım, buraya başka türlü gelebileceğimi hatırlatarak iade etmek olacaktı.
Sabah yine sisle uyandık, daha çadırdan çıkmadan birer kahve keyfimize keyif kattı. Ardından bizim çadırın önündeki düz kayayı masa olarak kullanıp Recep ve Cem’in de ocaklarını kullanarak su kaynatıp tüm mahalleyi bağırarak kahvaltıya çağırdık. Sadece bardaklarınızı alın dememize rağmen her gelen komşumuz bir kucak da kahvaltılık malzemesi de getirince bizim masamız tepeleme kahvaltılıkla doldu. Bu kadar bonkörlüğün nedeni dağda son sabahımızın olmasıydı tabii.
Evlerimizi sırtlayıp Çaymakçur’a doğru inişe geçtik Karadeniz gölünden. Yine o artık yadırgamadığımız muhteşem manzara ve sislerin içinden ve yerdeki çok çeşitli bitki ve çiçekler arasından. Bu çiçek ve bitki çeşitliliği biz ilk arabaya binene kadar da terk etmedi.
İnişte hem sis (bulut) yüksekte kalmıştı, hem de tarihi patika bayır aşağı akan sularla iyice belirgindi. Hava da iyice açınca doğanın güzelliği iyice ortaya çıktı. Çok belirgin olan da her yerden su akmasıydı.
Önümde yürüyen Recep’in ayağı kaydı, yan yattı eli yere geldi, hafifi bir ses çıkardı parmağım diye, baktım parmak yamulmuştu. Recep kavradı öbür eliyle parmağı ve bıraktığında parmak düzelmişti, bu bir iki saniyede olmuştu. Doktor olduğu için Bülent geldi, muhtemelen çıkmış ama yerine gelmiş dedi, sardı. Şişme ve sancı olmazsa sorun yok demesine ve bir şey olmamasına rağmen Recep ertesi gün Rize’de film çektirmiş aradı, bir şey yokmuş.
Bir süre sonra iki bin metrelerle birlikte ağaçlar da görünmeye başladı. Çamların hemen üstünde yukarı Çaymakçur’un birkaç tane olan yayla evleri göründü. 5 gündür ilk defa insan yapısı bir yapı görüyorduk.
İlk yayla evindeki yaşlı teyze bizi kendi şivesiyle ayran içmeye çağırdı, hepimiz gittik, ayranlarımızı içtik, yaşlı Hatice teyze’ye zahmet olmasın diye bardaklarımız da yıkadık. Bu arada teyzenin fotoğrafını çeken arkadaşımız da izin almadığı için fırçayı yedi teyzemizden.
Çaymakçur’a indiğimizde, yolu kenarındaki kamyonetin yanındaki Mehmet beyle tanıştık, iyice yorulan 3 arkadaşımızın çantasını Çamlıhemşin’e kadar taşımasını rica ettik, yeri kısıtlı olmasına rağmen kırmadı.
Dere boyundan yürüyüşe devam edip ağaçların altında ve yolun kenarında bulunan yemişlerden yiyerek bizi, daha iyi olan yola kavuşturan kavşaktaki barakada demlenmiş, bardakta sıcak çay içtik birer ikişer. Daha çaylarımız bitmeden servis minibüsü geldi, bindik ve Ayder’e kadar gittik. Eşyalarımızı minibüs garajına bırakıp, benim karşı çıkmama rağmen hep beraber kaplıcaya gittik. Ama gitmekle de çok iyi etmişiz, sıcak su, sabun, temiz çamaşırlar bizi kendimize getirdi. İdris’e gideceğimiz için en temiz giysilerimizi giyip, bizi belediyede bekleyen AKP’nin kıskacındaki Çamlıhemşin belediye başkanı İdris Lütfü Melek’e destek için ziyaretine gittik.
Yiğit duruşuyla bizi bekliyordu. Bir saate yakın oturduk, O’na yapılmaya çalışılan partizanlık gerçekten ilkel bir partizanlıktı, bilmiyorum ama çağdaş toplumlarda partizanlık olmamalı ama olsa bile böyle ilkelce yapılmaz herhalde. Mesela Rize’nin Çamlıhemşin dışındaki bütün belediyelerini AKP kazandı İdris bağımsızdan. Bu bölge sit alanı olduğu için çöp dökülemiyor, Rize’nin diğer belediyeleri de çöpü kabul etmeyince, zaten parasızlıktan o belediye çöp kamyonlarını 4 saat mesafedeki Hopa’ya gönderiyor.
Tekrar görüşmek üzere kapı’da vedalaştık, bizi bekleyen minibüse binerek, yeşillikler arasından, Pazar öğretmen evine geldik, yine çadır arkadaşlığı düzeninde odalarımıza çekildik.
Akşam yemeği için yakındaki balıkçı da mezgit yiyip, biraz da yürüyerek (öyle ya 3 saattir yürümemiştik), uçağımız ertesi gün Trabzon’dan kalkacağı için odalarımıza çekilip yumuşak döşeklerin üzerinde uyuduk.
Sabah bize özel hazırlanan kahvaltıyı sahil otobanın güzelliğine (?) bakarak, gerçi daha ilerilerde de deniz görünüyordu ya, yapıp, deniz otobanı üstgeçidi merdivenin dibinde ayrılan arkadaşlarla vedalaşıp, hep yapıldığı gibi mutlaka görüşeceğiz şartlandırmalarıyla ayrıldık. Bülent ve ben, 5 kişi akşam uçağıyla gideceğimiz için sırt çantalarımızı havaalanına bırakıp Trabzon’da akşam saat 17.00 ye kadar dolanıp, tıkınıp gezdik aynı yerlerde ve müzeye gittik. Akşam Bülent’le benim uçağım 19.05 de kalktı. Uçakları 20.00 de kalkacak olan Mübeccel, Jale ve Ahmet’e, bizden sonra orayı terk edecekleri için kahve ısmarlattık misafir olarak (Bülent’le 15 gün sonra Beyoğlunda buluştuk. Bu ilk buluşmamızda, bana uzattığı armağan CD nin üstünde “This is Louis” yazıyordu).
Böylece Erzurum’da bastığımız Anadolu’dan, ayağımızı Trabzon’da kaldırmış olduk.
Osman Kapusuz















































































16 Aralık 2015 Çarşamba

Ben de İsyandayım


“Bir gezinin öyküsü”
Ben Hep İsyandayım, Mutluyum
Mutlu olmayı sadece insanlar değil evrende her canlı ister. Dünyanın dört bir tarafında insanlar rengine, ulusuna, inançlarına bakmaksızın mutlu olmak ister, ama buna ulaşmak için de çok çaba sarf etmediği gibi, kendisini neyin mutlu edebileceğini fazla düşünmez. Bu mutluluk biraz da kendiliğinden gelir. Biraz düşünsek göreceğiz bunun böyle olduğunu, bizim de böyle davrandığımızı.
Mutlu olmanın önemli bir etkeni de verici olmaktır. Gerçekten başkalarına yarar sağlamayı amaçlayan gönüllü davranışlarında, insanların mutluluğunu çok önemli ölçüde etkilediği biliniyor. Ama biz çoğunlukla bunun bilincine varmayız.
Şimdi diyeceksin ki nereden çıktı bu mutluluk, isyan hikâyesi. Bir de tabii içinden akıl verme hikâyesi de geçiyordur eminim. Sabredersen tabii ben de toparlayabilirsem, yaşadığım bir örnekle bunu anlatacağım.
Birine, bir canlıya iyilikte bulunmak, alıcının iyiliğini etkilemesinin dışında, iyiliği-yardımı yapan kişinin de yardımcı olmaktan dolayı karşısındakinin duyduğu sevinçten dolayı kendisini iyi hissetmesine neden olan bir duygu yaratıyor. Bu yardımın bir de karşısındakini etkilediğini somut olarak gördüğü zaman, insan kendini gerçekten de çok iyi hissediyor. Çok yaşamışızdır böyle anları. Genel olarak soyut bir iyilikte-yardımda bulunmak mutlaka iyi hisler bırakıyor ama somut, bire bir yapılan yardım ve iyilik, yapan insanda ayrı bir mutluluk yaratıyor.
İyilik yapmak, yardım etmek için mutlaka öyle büyük işler yapmak gerekmiyor. Sevecen bir davranışta bulunmak bile buna yeterli olabilir. Bir çocuğu okşamak, sevimli bir eniği sevmek, birinin yanlışına hoşgörülü davranmak gibi bir davranışta bulunmak da bu mutluluk için iyi bir etki yaratıyor.
Bir de yapılan yardımın-iyiliğin planlı bir şekilde, belki de örgütlü bir şekilde yapılması var. Zaten uzun vadeli ve kalıcı olanı da bu. Şimdi yaşadığım güzel bir haftayı, güzel insanlarla birlikte anlatacağım, tabii dilimin yettiği kadar.
İğneada’da orman içindeki dere kenarına kurduğumuz kamptan eve döndüğümüzde, evde balkonda Ayşe ve Mesut’la tanıştım. Bu arada beraber geldiğim arkadaşım Peyami ile Ayşe hoş bir çevre muhabbetine girdiler. Derken bir hafta sonra Kuzey Ormanları Savunması’nın yine İğneada’da yapılacak çadır kampı etkinliğine gitme kararı aldık. Zaten beni bilirsin; kamp çadır, tırmanma yürüyüş deyince hangi şartta olursa olsun hazırımdır.
Ayşe’lerle o hafta sonu da İğneada’ya gittik. Ayşe telefonla, 15 gün sonra yapılacak, Karadeniz İsyandadır’ın Ereğli-Arhavi arasında yapılmakta olan santrallere karşı bir haftalık Doğa ve Yaşam Yolculuğu’na çağırdı. Telefonumu kapattım, hemen çantamı hazırlamaya başladım. İşte böyle başladı Karadeniz’deki yaşam için gezim.
Sabah ben Kadıköy belediyesinin bahçesinde beklerken. Hatice aradı, minibüs yolunda turların beklediği yerdelermiş. Uzaktan beni görünce bana doğru yürüdü, böylece ekipten Ayşe ve Mesut’tan sonra bir kişiyle daha tanışmış oldum. Benimle yakın yaşta iki kişi daha vardı Yusufeli’nden Ayhan ile İstanbul’dan Ahmet. Ekibin diğeri yirmili yaşlarda olan yaklaşık yirmi beş kişiyle hareket ettik.
Hep olduğu gibi yolculuk neşeli başladı, zaten son güne kadar da bu neşe artarak ve kaynaşarak devam etti.
İlk durağımız TEM yolunda İsmail’in yeri idi. Dinlenme yerindeki havuzun kenarında neşeli geçen ilk mola sonunda Ereğli’ye doğru hareket ettik.
Hatice Ereğli termik santralı ve oralar hakkında bilgiler içeren 3 sayfalık bir bilgi notu dağıttı. İyi bir uygulamaydı. Hem biz bilgileniyorduk, hem de gideceğimiz yerlerde bilgi sahibi olduğumuz için konuşma alanımız genişleyecekti. Bu bilgi notları gezi süresince yeni bir yere gitmeden yine Hatice tarafından dağıtıldı.
Düzce üzerinden Ereğli’ye vardık. Bizi yolda karşıladılar, otobüse binerek, hoş geldin dedikten sonra bir park yerinde indik. Çay bahçesi sahibi oturanların bir kısmının yerlerini değiştirerek bize 35-40 kişini oturacağı uzun bir masa ayarladı. Sulak bir alanda yoğun ağaçların altında çay içtik. Ortaya konulan simitten otlandık. Bir ara daha sonra gideceğimiz köydeki köylü kadınların yemek pişireceğini, bunu yiyeceğimizi duydum. Ereğli’de sohbetten başka konuşma yapılmadı. Tekrar aracımıza binerek termik santral yapılacak bölgeye doğru hareket ettik. Ereğlili arkadaşlar kendi arabalarıyla bize eşlik ettiler. İlk durağımız Bayat köyüydü. Köy meydanında bizden başka çok az köylü vardı. Muhtar bir konuşma yaparak bize hoş geldiniz dedi. Teşekkür etti. Biz de böylece santralın yapılacağı sahildeki Kireçlik mevkiine hareket edecektik. Hava ve doğa çok güzeldi, sabahtan beri otobüsteydik. Yürüyerek gidilebilir mi diye sordum, yakın, yürünür dediler. Bir kısmımız yürüyerek bir kısmımız da otobüsle aşağıya indik. Biz yürüyenler, yaygın olarak yerleşmiş olan köyün içinden geçerken köylülerle selamlaştık. Kurutulan fındık kümelerinin arasından çok güzel doğa manzaralı bir yolda böğürtlen yeme şansını da yakalayarak sahile, Kireçlik’e indik. Yolda 3 havalı motosikletli de bizi geçerek aşağıya indiler.
Kireçlik Koyunda Hattat Holding’e bağlı Tema adlı şirket kurmak istiyormuş. Bilindiği gibi termik santralların birçok zararı yanında esas iki büyük geri döndürülemez zararı var. Biri denizden soğutma suyu alıp ısıtıp tekrar denize verdiği için denizin suyunun ısısı yükselmekte, ekosistem bozulmakta. Diğer büyük zararı ise, havaya saldığı filtre bile olsa gazlar, çok büyük bir alanı tahrip etmekte, tüm bitkiler ve canlılar bundan etkilenmekteler. Yapılan liman, yollar, enerji nakil hatlarıyla bu cennet yerler cehenneme dönüşmekte. Bunun için gelişmiş batı, başta ABD olmak üzere bu tür enerji üretimlerini terk etti, eskileri de kapattı ya da bir vadede kapatma kararı aldı. Tümü de yenilenebilir enerjiye dönüyorlar. Ben bu yazımda bu şirketlerin uyguladıkları kanunsuzlukları, ayak oyunlarını, kurnazlıkları anlatmayacağım. Aşağı yukarı bilinen numaralar. İş vaadi, işsiz bırakma tehdidi, adam satın alma, hizmet götürme vaadi, vs. Adamların desturları, para kazanmak için her yol mubah.
Her neyse ben yine konuma döneyim.
Kireçlik yakın zamana kadar TKİ’nin kömür çıkardığı bir yermiş. Yollarda, patikalarda kömür parçalarına rastlanıyor. Kullanılmayan harabe hale gelmiş yapılar, ormanlık alanda serpiştirilmiş halde duruyordu.
Denizden taraf esen rüzgâr olduğu için, çadırlarımızı deniz kenarına değil daha içerde kuytuca bir yere kurduk. 30 kişilik olan çadırlarımıza, Ereğlililerin ve 3 motosikletlinin çadırları da eklenince bir çadır köy olmuştuk.
Akşam ateş yakacaktık, bunu için de çadırların arasında bir yer belirlenmesine rağmen, çadırları yakmamak için hemen yanımızda bir çukurluğa topladığımız odunları yığdık, etrafını taşla çevirerek akşama hazırladık.
Köylüler, bizi karşılamadıkları gibi yemek de yapmamışlardı. Anlaşılan Ereğlili arkadaşlarla köy muhtarı arasında bir kopukluk olmuş, biz köylülerle bugün için buluşamamıştık. Belki de köy muhtarı özellikle köylülerine haber vermemişti. Ekipten arkadaşlar akşam için sucuk ekmek getirdiler. Ateş yakıldı, sucuk ekmek yendi, bu bizim Ereğli’deki simit otlanmasını saymazsak sabahtan beri yediğimiz tek şeydi.
Akşam yemek sonrası ateş başında konuşmalar yapıldı. Avukat Yakup Okumuşoğlu, çevre hukuk mücadelesinde önemli başarılara imza atan bir aktivist. O ve bizden arkadaşlar konuşmalar yaptılar.
Motosikletlilerin 34 motosikletli bir kulüpleri varmış. Onlar da çevre mücadelesine katılmak istiyorlarmış. O nedenle o gün gelmişler. Daha sonra haberleri olursa etkinliklerde görev almak istediklerini söylediler. Bunu Ereğli değerlendirir artık, çok da medyatik olur doğrusu. Düşünsene, Harley yelekli, kasklı dövmeli iri motorlu bir motosikletçinin yanında köyden teyzemler eylem yapıyor. Motosikletliler de geldiğimizi duyduklarına, bizimle olduklarına göre demek ki duyuru ve örgütlenme konusunda Ereğli aktivistlerinin bir eksiği yoktu. Demin söylediğim gibi köy muhtarının bir tercihiydi bu, belki de daha önceden bir yerlerden uyarı almıştır, bunu hiç bilemeyeceğiz, tahmin yürüteceğiz ve çoğunlukla da yanılmayacağız.
İyi bir akşam ve gece geçirdik Hem öğretici hem eğlenceli bir akşamdı. Benim beklemediğim renklilikte ve coşkunlukta bir geceydi. Sabah ben yine erkenden kalkarak çevreyi dolaştım. Deniz kenarında dalgaları izledim, dinledim. Ormanlık alanı dikkatlice dolaştım. Böyle zamanlarda çok ama çok dikkatli olmak gerektiğini deneyimlerimden iyi bilirim. Biraz da bu yüzden çadır kurduğumuz yerlerin çevresini de akşamdan çaktırmadan dolaşıyordum. TKİ’nin kullandığı yapılar iyice harap olmuştu. Kurak bir yaz geçirmemize rağmen derede oldukça bol su vardı. Çevrede, orman içinde yaban elma ağaçları vardı. Onlardan biraz topladım. Bakılı yerlerdeki az sayıda fındıklar toplanmıştı.
Yeryüzü sofrası kuruldu, bıldırcın yumurtalı güzel bir kahvaltı yaptık. Daha sonra çadırları toplayıp bir gün önceki hatamıza düşmeden, yine santralden etkilenecek olan Tatlıca köyüne gittik. Yine iletişimsizlikten ya da muhtarın kastından köylülerin bizim gittiğimizden haberleri yoktu. Bilseydik gelirdik dediler. Çok iyi bir iş yaptık köye gitmekle. Uzun kaldık köyde, hem kahvede konuşmalar yapıldı hem arkadaşlar evlere dağıldılar. Bir gün önceki eksiklik o gün giderilmiş morallerimiz yerine gelmişti.
Taşımalı eğitimin sonucu oluşan metruk ve içler acısı ilkokula gittik, bunu daha önce bilsek bile, ilk kez gördüğümüz için hepimiz çok etkilendik. Bol bol fotoğraflar çekildi. Bilindiği gibi “çağ atlatan” hükümetimizin kararıyla öğrencisi 13 den az okullar, başka okullara taşınarak o okullar terk edildi. Bunun adına da “taşımalı eğitim” adını veriler. Üç cemaati olan köylere dahi cami yapan, imam hatta imamlar gönderen bir hükümet burada güya tasarruf yapmıştı. Alevi köylerine kocaman camileri, imam lojmanları da ayrı bir ince hesap! Anlaşılan her küçük köyde bile okumuş bir öğretmenin bulunmasını, yaşamasını istememişlerdi. İmam ise şarttı, köylüyü eğitecekti istedikleri doğrultuda. Köyde devleti temsil eden adam olacaktı imam.
Köylülerle sıcak vedalaşmanın ardından Amasra’ya doğru yola koyulduk. Bartın’da bir benzincide bir şeyler içmek için durduk, çay otomatını da anında bitirdik. Ahmet de işi olduğu için bizden ayrıldı.
Amasra’ya daha önce güneş tutulması için ve bir de gezide gitmiş 1 gün kalmıştım. Özellikle tepeden yaklaşırken görünüşü muhteşemdi. UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Geçici Listesinde yer alması boşuna değildi. Şimdi bu yolu iptal ediyorlar, bir tünel açmışlar kestirmeden girilecek Amasra’ya, muhtemelen de bu daha içine girmeden insanı büyüleyen görüntü artık görünmeyecek. Bilinmez ama bu nasıl bir etki yaratacaktır, göreceğiz.
Amasra’ya vardığımızda burada da bizi karşıladılar. Çadır kuracağımız yer için santralın da yapılacağı yere çok yakın limana gittik. Burada çevre mücadelesini Bartın Platformu ve Amasra’daki çevre örgütlenmeleri ortak yürütüyor. Yer seçiminden sonra çadırlarımızı kurduk. Bu arada Bartın ve Amasra yerel aktivistlerin aralarındaki bizimle ilgili irtibatsızlığı da fark ettik. Bize köye de çadır kurmamızın doğru olacağı söylendi ama hem çadırı kurmuştuk hem de köydeki okulun bahçesinde su, tuvalet gibi ihtiyaçlarımızı görecek yer yokmuş. Hâlbuki daha sonra bizim dışımızda gelişerek alınan bu kararın yanlış olduğunu anlayacaktık, köye kursak köylülerle irtibatımız daha uzun olacaktı. Birbirimizi daha iyi tanıma olanağı bulacaktık. Biz turistik geziye çıkmamıştık, köylülerle ilişki kurmak, onların yanında olduğumuzu yalnız olmadıklarını hissettirmek gönüllülükten gelen asıl görevimizdi.
Limanda çay bahçesi ve denize girecek kumsal da vardı. 4 kişi mayolarını giyip denize girdiler ama su çok soğukmuş, hiç kalamadan çıktılar. Bir rüzgâr varmış, bu estiği zaman deniz suyu neredeyse donma noktasına soğur ve bu birkaç gün sürermiş, arkadaşlarımıza da bu rastlamıştı. Soğuğu çok seven biri olarak keyfimi sabaha bırakmıştım.
Yine burada da odun topladık, akşam ateş yaktık, hep olduğu gibi muhabbetler ve kemençe eşliğinde eğlendik ve yattık.
O gün 1 Eylüldü ve Dünya Barış Günüydü. İlk görüştüğümüz arkadaşlarla birbirimizi kutladık. Daha çadırların çoğu uykudayken ben ve 4 arkadaş denize girdik. Su çok keyifli, çelik gibiydi. Sonra limanda gezdik. Balıkçılar, av mevsimi açıldığı için hazırlık yapıyorlardı. Onlarla sohbet ettik. Amasra’da herkes karşıydı termik santrale ve örgütlülerdi. Bir şeyi daha söyleyeyim yeri gelmişken Amasra’nın CHP’li, Bartın’ın MHP’li belediye başkanı da bu santrallara karşılar.
Arkadaşlar limandaki sosyal tesisle anlaşmışlar, kahvaltı malzemelerimizi biz getirdik, çay onlardandı, sohbetli keyifli bir kahvaltı yaptık. Tekrar ısıtılan bir gün önceki bıldırcın yumurtaları da kahvaltımızın çeşnisiydi. Öğlene doğru Amasra’ya gittik
Bir park alanındaki çay bahçesinde yerel ekipler ile halka açık bir toplantı yaptık. Ereğli’den arkadaşlar da vardı. Daha çok bir sohbet toplantısı şeklinde geçen etkinliğe yöre halkı da çevremizi alarak katılmışlardı. Bazı arkadaşlar  “termiksiz yaşam istiyorum” yazılı önlük giymişlerdi. Bundan ben de bir tane giydim. Bize tost hazırlatmışlardı, bir yandan konuşmalar yapılırken bir yandan da çayla bunları yedik.
Amasra bu mücadelede 7 yıllık başarılı bir geçmişe sahip olduğundan, heyecan ve sıcaklık her yerde hissediliyor, herkes konuşmaya hazır. Bu, alandaki toplantımıza da yansıdı. Tabii kendi iç kavgaları da hissediliyor zaman zaman. Burada öğrendiğim, önemli bir eylem yapılmış, Güneydoğu Anadolu’da olduğu gibi esnaf bir günlük kepenk kapatmış. Onların deyimiyle “Günlük gelirimizden, yarınlarımız için, çocuklarımızın geleceği için vazgeçip kepenk kapattık” Neredeyse tüm esnaf, 101, BİM gibi zincir marketler dışındakiler o gün işbaşı yapmamışlar. Anlayacağın termik santralları yapmayı düşünen Hattat’ın işi çok zor burada, tabii Çinlilerin de.
Sonra bize bir sürpriz yaptılar, tekneyle Amasra sahillerini gezdirdiler. Dönüşte giydiğim önlüğü İğneada’ya örnek olarak götürmek üzere geri vermedim.
Tekne gezisinden sonra dağıldık, kenti kezdik ve yemeklerimizi yedik.
Bu arada Eren’le şarabına tavla oynadık. Tek kapıya 3 kere gele atacak kadar “şanslı” bir günümde iki şişe şarabı kaybettim. Eskiden büyüklere saygı vardı, hiç gözümün yaşına bakmadı 5-0 kesti biletimi. Ama bundan sonraki ilk karşılaşmamızda Eren’in işi zor. Bu şarapları Sinop’ta içecektik.
Akşam, santralın yapılacağı Çapak Koyu’nun hemen üstündeki Tarlaağzı köyünde, ardından Gömü köyünde toplantı yaptık. Özellikle Tarlaağzı köyü çok kalabalık ve hareketliydi. Katılanların çoğu da kadındı. Onlar meydanın bir tarafında oturmuşlardı. Hatice’nin, bizim de kadınların aralarına girmemizin doğru olacağını söylemesiyle bu ayrı duruş ortadan kalktı. Yine konuşmalar yapıldı. Bizden arkadaşlar mücadele ettikleri, geldikleri yerlerdeki deneylerini aktardılar. Yerli arkadaşların bilgilendirmeleri şeklinde ve coşkuyla ve zamanımızı da bir saat aşarak bitirdik. Hep birlikte bir de fotoğraf çektirdik.
Bu köyde duyduğum bir söz belleğimde yer etti. Bunun üzerine çok düşünülebilir, geliştirilebilir. “Akşam ne yeneceğini, içileceğini ben düşünüyorum, adamlar kahvede, tabii ben savunacağım toprağımı suyumu” diyen kadının haklılığı. Bununla beraber kadınların isyanında, yüzyıllardır erkek egemenliğine karşı da bir başkaldırı var mıydı acaba haklı olarak? Bu konuyu denk getirelim uzun uzun konuşalım, ihmal etmeyelim. İnan buna değer.
Gömü köyüne gideceğimiz saatten bir saatten fazla geç gittiğimizden sayı daha azdı. Bizden konuşmacı arkadaşlarımız da profesyonel olmadıklarından aynı şeyleri peş peşe anlatma konusunda zorlandıklarından heyecanları düşmüştü. Ama yine de iyiydi. İkili görüşmeler de çok iyi gidiyordu zaten. Otobüse binerken vedalaşmalar da bu olumluluğun kanıtıydı, çok güzel ayrılmıştık. Bu her gittiğimiz yerde de böyle oldu, daha az değil daha coşkulu, daha duygulu.
Gece geç saatlerde Sinop’a doğru gece yolculuğuna başladık. Akıllı bir seçimle sahil yolundan gitmedik, Kastamonu üzerinden gittik.
Sabaha karşı vardık Sinop’a. Kenti görmeden sahilde bir kere yanılarak gideceğimiz yer olan Akliman’a geldik. Daha önce Sinop’ta çevrecilere saldırı olduğu için çadırlarımızı, yola biraz uzak orman içine doğru kurduk. Arkadaşların bazıları kıyıdaki orman kampına gidip konuştular. Tuvaleti kullanmak ve sahilinde denize girmek için günlük iki liraya anlaşmışlar. Çadır kurmak için ise kırk lira istediklerinden kabul etmemişler. Daha sonra yiyecek bir şeyler almak ve NKP ile buluşmak üzere Sinop’a gittiler. Sinop’ta bu mücadeleyi NKP (Nükleer Karşıtı Platform) yürütüyor. Böylece TMMOB’nin desteği de doğal olarak alınıyor. Biz Sinop’un içine girmesek de geldiğimiz biliniyormuş. Akşam için yiyecek almaya markete giden arkadaşlara “nükleere karşı mı geldiniz aman dikkat edin, burada daha önce saldırı oldu” diyerek dostça uyarı olmuş.
Bazı arkadaşlar kamp yerine tekrar gitmişler, işletmecinin de düşüncemize yakın olması nedeniyle çadır için de 10 liraya anlaşmışlar. Böylece kimimiz çadırlarını toplamadan, balon gibi, bazılarımız da toplayarak etrafı çevrili, tesisleri ışığı suyu plajı olan kamp alanına ağaçların altına yine bir arada çadırlarımızı kurduk.
Ben hemen mayomu giyip denize gittim. İskelede bir bisiklet vardı, belli uzun yoldan gelmişti. Bir de genç bir arkadaş güneşleniyordu. Sordum Batum’dan beri geliyormuş, 600 km. tek başına sürmüş, pedalda yalnızlık çok keyifsiz ve güvensizdir, bilirim. O da buna katıldı. Umur Galatasaray üniversitesinde göreviymiş. Bizim etkinliğimiz duyunca o da o gün bize katıldı. Denizden sonra Ayşe’yle Mesut tesiste kahvaltı yapıyorlardı, onlara çay içmeye katıldım, bir şeyler atıştırdım.
Sonra Sinop aktivistleri geldiler. Önce yakınımızdaki Hamsilos Koyu’na götürdüler. Çok güzel bir yerdi. Ardından nükleer santralın yapılacağı yerlere, İnceburun’a gittik. İnceburun’a giderken yolda kesilen yüz binlerce ağacın yerini ve açılan yolları gösterdiler. İnceburun’a 1 km kala aracın dönüş yeri olmadığı için indik. Yürürken yolun kenarında gördüğümüz yaban incir ağacı bizim tatlı ihtiyacımızı da karşıladı.
İnceburun Anadolu’nun en kuzeydeki ucuydu ve kıyı tümüyle volkanik bazalt taşıydı. Daha önce de gittiğim dağ zirvelerinden aldığım gibi, yurdumun en kuzeyinden de bir taş parçası aldım yanıma anı olarak.
Orada su ve çay molasında, akşam ne yapılacağı konuşuldu. CHP örgütü bu konuda aktif değilmiş, hatta kısa süre önce genç aktivistlere saldıranların içinde CHP’li gençler olduğu da söylendi. Bizimle birlikte Yaşam Yolculuğuna katılan TBMM çevre komisyonu üyesi, CHP milletvekili Melda Onur’un bu konuda bir açıklama yapması gündeme geldi. Bunun yerine Eren, akşam yerel basını da kamp alanımıza çağıralım hem gezimiz hakkında bilgi veririz hem de bu konuda konuşulur, doğru görüşünde karar kılındı.
Döndükten sonra, önce sahilde halka şeklinde sıraladığımız sandalyelerde bir sohbet toplantısı yapıldı. Sohbetler doğal olarak nükleer üzerineydi. Bir bombanın dibinde yaşamak gibi algılanıyor nükleer santral. Sinop ilçeleriyle değerlendirildiğinde bir referandum yapıldığında kaybedebileceğimiz tahmin ediliyor. Termik santralle mücadele şirketle, nükleerde devlet ile mücadele edildiği dile getirildi. Ayrıca Türkiye’de herkesi ilgilendirecek bir konu da açıldı. Nükeere karşı mücadele genel mi yerel mi olacak? Yani sadece nükleerin yapılması düşünülen Sinop mu bununla mücadele edecek, yoksa tüm ülkeyi belki komşuları da etkileyeceği için genel bir mücadele mi söz konusuydu. Bu soru çok da haklı bir soruydu.
Bu sohbetin ardından da ağaçların altında park masalarını birleştirerek, yerel basının da katıldığı bir toplantı yapıldı. Melda da bu toplantıda mesajlarını iletti.
Arkadaşlar akşam için tavuk but almışlardı, kampın mangalında yapılacaktı. Deniz kenarında yeşil alanın ortasında ateş yakmak için beton dökmüşler. Orada ateşimiz yaktık, yanına masamızı dizdik. Önce yemeğimizi yedik, sonra sandalyelerimizi ateşin etrafına alarak oturduk. Eren’in kemençesi ve taşlamaları eşliğinde ve tabii Karadenizlilerin kemençeyi duyunca hoplamaları eşliğinde, hiç unutamayacağım hoş bir akşam geçirdik, tabii kaybettiğim şarapları da içtik. Gerçi Eren şarap içmiyormuş, o da benim gibi rakıcıymış. Bu bir daha rakısına oynayacağımız yani Eren’in rakı alacağı anlamına geliyor.
Ben sabah yine denize gittim. Uzun bir yüzüşten sonra Didem’de gelince tekrar açıldım. Döndüğümüzde millet çadırlarını toplamıştı. Acele ben de çadırımı topladım, otobüsün kenarına getirdim.
Akşam yenilen tavuktan 6 arkadaşımız zehirlenmişlerdi. Bir yandan kusuyor bir yandan da nane limon içiyorlardı. Neyse ki aşırı bir zehirlenme değildi. Erkenden hareketle Fatsa’ya doğru yola çıktık. Kahvaltıyı yolda yapacaktık.
Gerze’ye geldiğimizde yan yola girerek sanayi girişindeki lokantada mola verdik. Karadenizli arkadaşlar Karadeniz pidesi önerdiler. Lokantanın sahibi içlerinde en yaşlısı ben olduğum için birçok yerde de olduğu gibi, doğrudan benim olduğum masaya geldi. O da pideyi tavsiye edince kabul ettik. Bizim pide en son geldi. Getiren patron sizinkini çok yavaş pişirttim, öyle daha güzel olur dedi açıklama olarak. Gerçekten de enfes bir şeydi.
Buradan Fatsa’ya hareket ettik. Fatsa’da otogarda bizi karşıladılar. Siyanürlü maden işletmesine karşı açılan imza standına yürüyerek gittik.
Evet, buradaki sıkıntı da bir başkaydı. Bergama’dan anımsayacağın gibi, siyanürle altın arama idi. Siyanürle altın arama denince detektörle arama gibi algılanmasın. Altın tespit edilen bölgede, doğadan taşlar çıkarılıyor, buradaki altın siyanürle bulunuyor ve açığa çıkarılıyordu. Yani söz doğruydu, altın aranıyordu. Bu tıraşlanan kayalar siyanürlü suyla yıkanıyor, sonra bu kayalar bir dağ oluşturuyor, siyanürlü su ise bir havuzda toplanıyordu. Bu işlem sırasında hava karışan siyanür ve bileşikleri tüm çevreyi yaşanmaz hale getiriyor. Havuz ise sürekli buharlaşıyor, alttan sızanlar su yataklarına karışıyor, içme sularına dereler karışıyor. Zaten bu nedenle gelişmiş ülkelerde bu tür maden arama çok ucuz olmasına rağmen yapılmıyor, çünkü yasak.
Merkezi yerdeki imza standı oldukça kalabalıktı. İşin başındaki de bizim çok eskiden arkadaşımız olan Gül’dü. İnsanlar ona soru soruyor, imza atıyorlardı, Gül’le sarılmıştık ama bir türlü sorumluluğunu bırakamıyordu, insanlara açıklamalar yapıyordu. Sonra bir fırsat bulup hasret giderdik, sohbet edebildik.
Stantta biraz oyalandıktan sonra altın madeni işletmesinin yapıldığı Kocahisar Köyüne hareket ettik. Fatsa’dan bizi oraya götürenlerle köylüler karşıladılar, hep olduğu gibi haberlilerdi. Bizi çadır kuracağımız bahçeler mahallesine götürdüler. Çadır yeri köyün biraz dışında, madeni tam karşıdan gören, tabii madenden de tam olarak görünen bir yerdeydi. Bize gösterdikleri yer çok eğimliydi. Burada yatmak çok zor olur, gece kayarız, altındaki fındıkların arası düz dememiz üzerine, madenden de burayı, çadırları ve sizi görsünler, dediler. Anlaşılan Gezi’den sonra bizim küçük çadırlar yıldırıcı bir silah olarak algılanmıştı. Ayrıca köylüler de yalnız olmadıkları mesajını vermek istiyorlardı haklı olarak. Biz de o açık alana sığacak kadar çadır kurduk, kalanını da alt taraftaki düz olan fındıklığa kurduk. Bu istek keyifli bir andı bizim için, varlığımızın gözdağı olarak algılanması isteniyordu. Zaten öyle de değilmiydi?
Altıntepe madencilik adlı şirket tarafından işletilecek maden için önceden köylülere doğanız bozulmayacak, suyunuz kirlenmeyecek güvencesi(?) verilmiş. İşe başladıktan sonra da giderek işin gerçek rengi ortaya çıkmış. Önce orman ve yeşil yok edilmiş, çevreyi şantiye tozu kaplamış. Ardından bitişik Tepeköy’ün suları kesilmiş, çünkü dağı tıraşlarken su yatakları da tahrip edilmiş. Her yerinden sular akan köye tankerle su getirmek zorunda kalmışlar. Daha siyanür devreye girmeden yaşam ciddi olarak zorlaşmaya başlamış. Bu birçok yerde neredeyse aynı oluyor. Önce inanıyor veya sessiz kalıyorlar sonra vahşet kendini göstermeye başlayınca, buna paralel de köylüler bir araya geliyorlar ve mücadeleye başlıyorlar. Kadınların devreye girmesi de başarının neredeyse anahtarı gibi.
Köyde bir düğün vardı. Öğlen yemeğini düğünde yedik. Yemekte yemediğim gürcü kavurması da yedim. Fena değildi, köy tavuğundan yapılmıştı, tarifini yapan köylü kadından almak isterdim ama o kalabalıkta zordu. Artık Gogul amcadan yarım isteyeceğim.
Akşam Erenyurt Beldesinde alanda toplantı yapıldı. Cemalettin Küçük slayt gösterisi de hazırlamıştı. Kendisi de metalürji mühendisi ve uzmanlığı da metal ayrıştırması olduğundan çok etkileyici, aydınlatıcı ve bir o kadar da ajite edici konuşma yaptı. Hani “haydi madene gidiyoruz” dese gidilecekti desem biraz abartı da olsa gerçek say. Siyanürlü altın aramanın nasıl yapıldığı, bunu çevreye, canlılara verdiği zararlarını anlattı. Bu mücadelenin kendi sorunları olduğunu bizlerden destek dışında bir şey beklememeleri gerektiğini belirtti. Özellikle kadınların aktif olması, karar aşamasında da uygulamada da buna uyulması, bu işe kendilerinin sahip çıkması konusunda iyi bir konuşmaydı. Eren de kısa bir konuşma yaptı.
Köylüler 3 gün sonra Cumartesi madene yürüme kararı aldılar toplantı sonrasında bunu da toplantıda duyurdular. Daha sonra bu yürüyüşün yapıldığını Arhavi’de öğrenecektik. Oldukça başarılı bir eylem olmuş, özellikle kadınların katılımı beklenenden çok fazlaymış. Anlaşılan o akşamki konuşmalar etkili olmuştu, çünkü o toplantımıza sadece 6 kadın gelmişti. Mesela Tarlaağzı Köyünde 100 e yakın kadın vardı ve bir kısmı da konuşma yapmıştı, istekli olarak.
Toplantıdan sonra çadırlarımıza doğru giderken, düğün evini önünde araçtan indik, tıkalıydı yol, benim de canıma minnet. Çadır alanımız çok uzak değildi. Biz 4 kişi yürüyerek çadır alanına geldik, bir süre bekledik kimse gelmeyince diğer arkadaşların düğüne kaldıkları anlaşıldı. Ben tekrar düğün alanına döndüm. Çok kalabalıktı, canlı müzik vardı tabi ses sistemi de. Orada ilk defa gelinin de alanda oynadığın gördüm. Bir ara anons yaptı müzik yapan, Cemalettin’i çağırdı. Cemalettin yine aynı şekilde etkileyici çok kısa bir konuşma yaptı, geline de bir miktar para yapıştırdı. Biz de gündüz aramızda para toplamış vermiştik.
Oradan çadırlarımıza dönüp uyuduk, kaya kaya uyuduk. Bu çadır başında ateş yakmadığımız tek akşamdı.
Ben her zamanki huyumla erkenden daha güneşle beraber uyandım. Maden’e doğru giden toprak yolda biraz yürüdüm. Her yer yemyeşil capcanlı idi. Maden tam karşımda bir taş-toprak yığını olarak dikiliyordu.
Yavaşça yere oturdum, hareketsiz, doğanın bir parçası gibi, her şeyi duyarak, koklayarak, göz ucuyla bakarak, hissederek.
İlk işim 1969 da Karaköy’de bir maden şirketinde teknik ressamlıktı. Şirket maden sahaları kiralar, maden işletirdi. Ben de kiralanan bu maden sahalarını önceden yapılan ölçümlerin değerlerini girerek çizerdim. Acaba dedim burayı da çizmiş miydim? Anımsamam çok zordu ama Ordu Kabadüz nedense aklıma gelen yer ismi oldu.
Doğada bir yere gittiğimizde çevredeki tüm canlılar dünyanın en acımasız canlısını görünce sinip veya kaçtıklarından onları göremeyiz, duyamayız. Doğanın bir parçası olamadığımız, kafamızda düşünceler olduğundan güzel sesleri duyamayız, kokuları alamayız. Böyle sessiz hareketsiz durunca 15-20 dakika sonra canlılar sana alışıyorlar, yavaş yavaş harekete geçiyorlar. Bu arada senin de kafan o sakinlikte dinginleşiyor ve duyu organların hisseder haline geliyor. Doğayı harekete geçen canlıları da hissetmeye başlıyorsun. Burada da böyle oldu. Bir süre sonra sol arkamda belirgin bir ses oldu, bekledim bana yaklaştı, göremiyordum, ama çok da küçük bir şey değildi. Çok ağır şekilde başımı çevirdim, bir sincaptı, 2 metre kadar yakınımdaydı. Göz göze geldik, benim hatamdı anlaşılan yeteri kadar yavaş hareket etmemiş ve göz göze gelmiştim. Hızla benden uzaklaştı, tombul bir şeydi. 20 metre kadar sonra durdu geri baktı, ben öylece duruyordum, bekledi, tekrar yürüyerek uzaklaştı, ağaçların arasında kayboldu. Telaşlı olmaması beni sevindirdi, korkmamıştı, çekinmişti sadece anlaşılan.
Çadır alanına döndüğümde 4-5 arkadaş kalkmış uykulu uykulu sohbet ediyorlardı.
Bize gece evinden elektrik kablosu çeken Güldane Kısacık geldi, bizi evine kahvaltıya çağırdı. Köyden de akşam hiç değilse bayanları evlerde ağırlayalım dediklerini de anımsatmalıyım.
Eve çıktık, örtmede ve bahçede bir güzel kahvaltı yaptık. Doğrusu 30-35 kişinin uyum içinde kahvaltı yapması çok da hoş oluyor. Keyifli sohbetler, kahkahalar, yer değiştirmeler, biten yiyecek ve çayı alanlar ve tabii hep fotoğraf çekenler, anı yaşayamadan fotoğraf çekenler. Hareketli bir 30-35 kişiydik Güldane’nin ailesi ve köylülerle beraber.
Otobüsümüze binerek Fatsa’da saat 10.00 yapılacak basın toplantısına yetişmek üzere hareket ettik. Basın toplantısı daha başlamamıştı, yapılana kadar hemen arkada olan çocuk yaştaki berber çırağında tek kat bir tıraş oldum. Basın toplantısı kalabalık değildi, önceki günkü ilgiden sonra doğrusu ben çok kalabalık bekliyordum. Oradan da HES yapılacak olan derelere şelalelere gitmek üzere hareket ettik.
HES’i bilsen de ben yine de kısaca anlatacağım izninle. Akan derenin üst kısmında suyu çelik borulara alıyorlar, derenin yamacından ormanı yararak, boruyu binlerce ağacı keserek, toprağı yamaçtan aşağı dökerek, bir yerden aşağıya indirip oraya da tribün koyuyorlar, kazanılan irtifadan oluşan suyun basıncından yararlanarak tribünde elektrik üretiyorlar. Suyu aldıkları yerle tribünü koydukları yer arasındaki kilometrelerce derede su kuruyordu, can suyu deseler de inanma. Borunun geçtiği yerler ve çevresi ise haraboluyor. Bu tribünü koydukları yerden tekrar suyu alıp yine aynı işi yapıyorlar çoğunlukla. Kısaca dere yukarıdan aşağıya kuruyordu. İnsanın aklı almıyor buraları nasıl tahrip eder insan?
İlk durağımız Çiseli Şelalesiydi. Su azalmış ama kayadan akan su gölde muhteşem bir görüntü oluşturuyordu. Bir kişi de yüzüyordu. Hemen yukarısında bir şelale daha varmış bu ikisini birlikte suyunu borulara aktararak HES yapacaklarmış. Alan çok güzeldi. Dereyi yukarıya doğru gezdim biraz alabalık vardı. Çadır kurmak için de mükemmel bir yerdi. Yakın bir zamanda çadırımla oralardayım muhtemelen. Şelalenin altında 6.000 kişinin sığabileceği bir de mağara varmış ama bu güne kadar duyurulmamış turizme açılmamış.
Şelaleye yokuş aşağı inmiştik, alışkın olmayan arkadaşlar için çıkış zor olacaktı. O arada bir kamyonet geldi, birçok arkadaş da bindi.
Yerleşim yerine geldiğimizde arkadaşların bir kısmı, bir evin önündeki alçak duvarın üzerine oturmuş dinleniyor, laflıyorlardı. Aralarında bizi takip eden Jandarma istihbarat elemanlarından bir de boyalı sarkık bıyıklarıyla oturuyordu, belki sohbete bile katılıyordu. Eren benden sonra geldi, yanımda durdu, boyalı bıyığa “sen kalk da arkadaşlarım otursunlar, yoruldular” dedi. Boyalı bıyık “ben de yoruldum” deyince Eren “sen yoruldun ama görevlisin para alıyorsun, kalk” dedi. Eren’e sevgiyle baktım. Boyalı bıyığın kalktığı yere kim oturdu dikkat etmedim doğrusu.
Daha sonra derenin yukarısındaki Kurşunçal Şelalesine doğru yürüyüşe geçtik. Hemen şurası demişti köylüler, tahmin edeceğin gibi epeyce bir yoldu. Gül’ün abisi de cipiyle gelmişti, bazı arkadaşlar onunla gittiler, çoğunuz yürüyerek gittik. Yolda kesilen ağaçları da gördük. Bu şelale daha yüksekten akıyordu sadece aktığı kaya yatık olduğu için görüntüsü aşağıdaki gibi çok keyifli değildi. Hemen altında da HES’çilerin su debisini ölçmek için kurdukları dikey bir debi ölçer duruyordu. Hani Eğe’lilerin deyişiyle kendi kendine “durup duru”.
Fatsa’da vedalaşmalardan sonra, Rize’ye doğru yola koyulduk. Durağımız da oldukça ünlü olan bir vadiydi. Kamilet vadisi. Bu vadide mücadele farklı anlamda ülkede ünlenmişti. Köylü Kazım Delal tek İneğini satarak dava açmış ve davayı kazanmış HES’i durdurmuştu. Bizi bekleyen Kazım geç kaldığımız için karşılayamayacaktı. Vadideki Yusuf Esir’in evine doğru yola koyulduk. Yusuf daha baştan HES’zede olmuştu. HES’e karşı çıktığı için belediyedeki işinden atılmıştı. Biz O’nun evine gidiyorduk. Yolda yapılmak istenen HES’in yaptığı tahribatlarını da görerek çıktık. Yusuf’un evine çıkarken son 200 metre çok dikti, yerler ıslaktı, otobüsümüz çıkamadı, indik. Yusuf ailece bizi heyecanla ve sıcacık karşıladı. Evinin yanındaki evlek alana çadırlarımız kurduk. Israrla davet edildiğimiz sobayla ısıtılmış eve yemeğe girdik. O küçücük alana ancak bizim gibi, yüreği sıcak, paylaşan insanlar sığabilirdi ve sığdık, yedik, çayımızı iştik, sohbet ettik.
Sabah ben yine erkenden ayaktaydım, dereye indim, uzun uzun oturdum, dinledim, kokladım. Çevreyi dolaştım. Elazığ’ın kıracında büyüyen benim için buralar yeşillik ve doğa zenginliği gibi konularda olağanüstü yerlerdi. Hem doğa hem insanlar. İnsanlar kavgacıydı, ezik değillerdi. Bizim ora insanları eziktir. Nehir yataklarında yeşil alanlar olur bunun dışında iki ağaç arasında kilometrelerce mesafe olurdu. Buralarda toprağın rengini görmek mümkün değildi. Yusuf da kalkmış ben evin üst tarafında yürürken yanıma gelmişti. O’na bunu söyledim, bizim oralarda bir ağaç burada varsa bir ağaç da ta şurada vardır dedim, yüzlerce metre uzakta bir yeri gösterdim. Yusuf da bana sizin oralarda ne yetişir dedi, ben de saydım, güneşi de sordu. Sonra da bunlar da bizim buralarda yok dedi, bilgece ve haklı olarak. Gerçi ben yakınmak için söylememiştim bunları anlaşılan o öyle anlamıştı. Ardından da anlatırken, evinin üstünde bir yeri göstererek, buraya kadar benim, benim dediysem de benim değil hepimizin dedi.
Biz daha kahvaltımızı yapmadan Kazım ve Ömer Şan geldiler. Daha arabadan iner inmez Kazım yaşadığı maceraları anlatmaya başladı, arkadaşlarımız da ufak ufak etrafını aldılar. İyi de oldu, çok şey duymuştuk, ilk ağızdan da duymuş olduk. Milyon dolarlar harcayarak dereleri talan eden şirketi durdurmak için ineğini sattıktan sonra eksik kalan 150 lirayı bulmaya kapı kapı Ömer’le dolaştıklarını ve denk getirip son anda mahkeme dosyasına keşif parasını yatırdıklarını anlattı. “belki siz de ben de yaptığımızın tam olarak farkında değiliz ama çok önemli bir iş yapıyoruz” “Düşünüyorum da biz giderken gözümüz arkada kalmayacak, mal mülk para biriktiren zenginlerin bu kazandıklarını bırakıp gitmeleri zor olacak” derken gülüyordu. “Ben 6 milyar insanın suyunu koruyorum” diyordu. Haklıydı da. Nasıl bir ülkede yaşadığımızı nasıl güzel güçlü insanlarla yaşadığımızı sabah erkenden, çadırlarımızın yanında doğa harikası bir yerde ve oralarda ender görünen güzel bir havada görüyorduk. Hepimiz mutluyduk.
Benim için bu insanları görüşüm ilk değil. 45 yıl önce de Van’ın Başkale’sinde Boynu Eğik Şemsettin’de bir bu kadar yürekliydi, kavgacıydı, ülkesine karşı, ülkesini sömürenlere karşı. O da fedakârdı Yusuf gibi Kazım gibi. O da genel değerlendirmeye göre yoksuldu, evi toprak altındaydı neredeyse. 50 yıldır çok insan tanıdım böyle. Bu da benim mutluluğum, belki de yüreğimin hala sıcak olmasının bir gerekçesi. Sadece kendisi için yaşamayan, sadece kendi küçük ailesini düşünerek yaşamayan, tüm insanları, doğayı, canlıları, yarınları torunlarını düşünen, mücadele eden insanlar, fedakâr insanlar. Bizler.
Kahvaltımızı Yusuf’un evinde yine o evde üretilenlerle yaptık. Kazım ve Ömer Mıhlama malzemesi getirmişlerdi. Ardından bir tencere mıhlama yedik, bu bitince ikinci geldi. Ben o ara artık birkaç gün yemek yiyemeyeceğimi düşündüm.
Kazım’ın öncülüğünde HES yapılmak için tarumar edilen Paşaçukur vadisine gittik. Buralılar buraya Paşaçur diyorlar kısa olarak anlaşılan. Kazım bize dereleri gösterirken bir yandan da dereden su içiyordu, içiyorduk. Derelerin suyu birleştirilmek için dağlar delinmiş tüneller açılmıştı, kayalar oyulmuştu. Bu tünelleri açmak için gidecek iş makineleri için yine dere yataklarının kenarları yıkılmış perişan edilmiş yol yapılmıştı. Yüzlerce yıllık koruma altındaki şimşir ağaçları artık çok azalmıştı. Ama inşaatın hepsi şimdilik durmuş, artık doğa kendini yenilemeye çalışıyordu. Ömer’in söylediğine göre ABD’de mahkemelerdeki yargıçların kullandığı tokmağın ağacı buradan giden şimşir ağacından yapılıyormuş.
Birçok hastalığa iyi geldiği söylenen kayanın içinden çıkan maden suyunu da içtikten sonra Kazım, Ömer ve Yusuf’tan ayrıldık. Ayrılırken Erdem’in gazetesinde bu insanlar için yazdığı “Andon Vadisinde İki Atmaca” başlığını doğrusu çok şey anlattığı için yazmadan geçemedim.
Arhavi’ye doğru yola koyulduk. Acıkmıştık. Artık ekipteki birçok arkadaşımızın da memleketleri buralardı, onların heyecanı bize de yansıyordu.
Pazar’a girerken önce bir türküye başlandı koro halinde. Çok keyifli bir konserdi doğrusu. Sözlerini şöyleydi sanırım. Yardımla bulup yazdım ama otobüsün içindeki o güzel havayı hiçbir yazı vermez ki.

Ey ya Rebbi çok şükür da
Gene geldum Pazar’a
Tulumciyi koydiler da
Canlı canli mezara

Ey Mustafa Mustafa da
Hem söyler hem bagirur
Yedum kuri pilavi da
Boğazlarum ağirur

Evun alti arpaluk oy
Evun ne kalabaluk
Yarum sende var midur oy
Benim gibi sevdaluk
Pazar’a girerken otobüsümüzün içi görülmeye değerdi. Tolga heyecanla ve o heyecanı kendi de yaşayarak ve çevrede geçtiğimiz yerleri de göstererek, bir öne bir arkaya da zıplayarak, yürüyerek demiyorum bize anlatıyordu, bizimle mutluluğunu paylaşıyordu.
Kahvaltı için Fındıklı’da durduk. Eren’in önerisi doğrultusunda Fındıklı’da karışık ekmek arasını parkta yedik. Çay içmeye ilerideki bir çay bahçesine yürüdük, bir aktivisti görerek, düşüp ayağını sakatladığı için geçmiş olsun diyerek çayını içtik.
Fındıklı’dan hareketle Arhavi’ye vardık. Arhavi’de dere kenarına kurulan direniş evinde karşıladılar. Orada şimdilik davalar kazanılmış bir sakinlik vardı. Direniş evinin hemen üstündeki ağaçlığa çadırlarımızı kurduk.
Akşam alabalık çiftliğinde rakımızı içerken aşağıdan bizi görmek için çağrıldığımız haberi üzerine döndük.
Çadırlarımız hazırdı, hemen de uyuduk.
Sabah kahvaltımızı direniş evinde yaptık. Çevreyi dolaştık.
Otobüsümüze binip Eren’in öncülüğünde Vadi içinde yükseldik. Yoldaki taşocağı akıllara zarar bir yerdi. Nasıl böyle bir iş yapılır anlaşılır gibi değil. Yemyeşil vadi iki taraftan açılmış dereye yığılıp orada yıkanarak taşlar taşınmış, o cennet vadi bir cehenneme dönmüştü. Oraya kadar zaten dere suyu beyaz bir çamur olarak akıyordu. Taşocağından yukarıda su yine içilir hale geldi.
Önce Çiftekemer Köprüsünü, dönüşte durup daha iyi görürüz fotoğraf çekeriz diye yanından durmadan geçtik. Aracımızın bir yerde kaldı, yol daralmıştı.  Yürürken yüzeceğimiz gölü de gördük. Tesise çıktık, çay içip aşağıya inerek derede buz gibi suda doya doya yüzdük. Benim için kayadan akan suyun köpüğünün altında yüzmek çocukluğumu anımsattığı için de ayrıca çok güzeldi.
Erken döndüm tesise.  4-5 arkadaş yukarıdaki Mençuna şelalesine gitmek için geldiler. Benim ayağımda terlik vardı, bununla çıkabilmen imkânsız demişlerdi tesisten. Tolga çıkarsın çıkarsın dedi. Böylece 700 metre yukarıdaki şelaleye doğru hareketlendik. Asma köprüyü geçtikten sonra yükselmeye başladık. Bir arkadaşımızın deyişi doğayı özetliyordu. Burası dedi Vietnam gibi bir yer, film çekmeye oralara gitmeye gerek yok. Gerçekten de öyleydi. Dağın dik yamacının bir yerlerinde şelale o yeşillik içinde bir vaha gibiydi. Zeminde oldukça büyük bir göle yaklaşık 70-80 metre yukarıdaki kaya zeminde çarpa çarpa inen bir su idi şelale. Fotoğrafı gören arkadaşımın deyişiyle “tül şelale” idi. Burada da hemen suya girdim. Şelalenin dibinde bir kayaya oturup başımdan aşağı dökülen suyun keyfini çıkardım. Bu biraz da ALS hastaları için başından buzlu su dökenlere benzer bir şeydi.
Aşağı indiğimizde arkadaşlar yemek yemişlerdi. Ben de orada yaşayan arkadaşlarımın tavsiyesine uyarak oraya özgü iki yemek söyledim. Doğru da yapmışım. Hem çok lezzetliydi, hem bir daha ne zaman gelecektim buralara?
Şoförümüz uzun olan yolumuzu gece gitmek istemiyordu haklı olarak. Akşam İstanbul’da evlerimize gidebileceğimiz bir saatte olmak için Pazar sabah erkenden yola çıkacaktık. En geç altıda yola çıkmış olalım dedik. Çadır kurduğumuz yerde kalırsak, orman içinde ve dere yatağında olduğumuz için sabah altıda kalksak bile çadır toplamak için yeterli aydınlık olmayabilir ve toplanma da nereden baksan 2 saat zaman alabilecekti. Çoruh’un babasının evi varmış Hopa’da, oralı bir arkadaş evinde kalabileceğimizi söyleyince, böylece evler de iki ev oldu. Hopa Arhavi arası da 5-10 dakikalık bir yol olduğu için Hopa’ya gitmeye karar verdik. Çadırları toplayıp, bizi ağırlayan, onlara omuz verdiğimiz insanlarla vedalaşıp hareket ettik.
Hopa’yı ben nedense küçücük bir yer sanıyordum. Kocaman bir yermiş, hem de belli ki ekonomik olarak da oldukça zengindi.
Önce Çoruh’un evinin önüne gittik. Hatice yukarıya çıktı. Döndüğünde önerisi de çok netti. Ev çok genişmiş, sıkışsak da kalabileceğimiz kadar genişmiş. İki eve dağılmamız sabah toplanmayı da zorlaştıracağı için hep beraber burada kalalım dedi. Doğru olarak öyle de yaptık.
Sahiden de ev kocamandı. Salonu neredeyse bildiğimiz bir apartman dairesinin toplamı kadardı. Hopa’da evlerin çoğu da böyleymiş nedense.
Şoförümüz için bir de yatak olan odasını ayırdık orada tek kalacaktı.
Karnımız acıkmıştı. Bazı arkadaşlar evde kaldı, biz de 8-10 kişi dolmuşla kent merkezine gittik. Yemeğimizi Aspirin’de yedik.
Eksport rakı ve Gürcü şarabı almak için masadan erken kalktım. Sonra lokantaya döndüm. Evdeki arkadaşların da siparişini aldıktan sonra Hatice ile yürüyerek eve döndük.
Ben erkenden en arkadaki odanın bir kenarına matı serip yattım. Uyandığımda sanırım 4 gibiydi. Yattığım odada matlarını serip yatan 6 kişiydik. Karışık yatmışlardı. Biz altmışlı yetmişli yıllardaki sıcak siyasi mücadele ortamında da böyle kendimizi kız erkek olarak ayırmazdık. Bu benim için bu gezinin sosyal olarak ekip için en güzel unutmayacağım anısıydı. Yıllar geçse, nesiller değişse de ortak mücadelede davranış değişmiyordu.
Aracımız hareket ettiğinde öndeki sayısal saat tam 06.01 i gösteriyordu. Aferin bize doğru bir karar vermiştik.
Geriye dönüş yolunda bazı arkadaşlarımızı da bırakarak birçok anıyla birlikte, ama kesinlikle gittiğimizden farklı olarak yola çıktık.
Trabzon civarında bir yerde kahvaltı molası verdik. Genç garson-aşçıya sipariş verirken ben bir otuzbeşlik kavun peynir dedim. Gülüştük. Ben tost söylemiştim. Arkadaşların sahanda yumurtası çok güzeldi. Daha sonra ben de söyledim. Hesap öderken garson aşçımız benden -senin siparişini geç getirdim senden yumurta parası almayacağım dedi. Rakı siparişi şakası işe yaramıştı.
Dönüş yolunu anlatmayayım, yazı uzadı zaten umarım sıkılmamışsındır, ama sıkılsaydın da buraya kadar okumamış olurdun.
Kocaeli’ne geldiğimizde trafik sıkışıklığı bizi karşıladı. 2 saate yakın orada takıldık. İstanbul’a geldiğimizde saat gece birdi. Benim artık eve gitmem çok zordu. Mecidiyeköy’de Ayşe’ye gittim. Ayşe’nin aldığı Gürcü şarabını da O otobüsten indirirken çatlatmış, eve kadar biraz akmış ben de evde yere koyarken sonuçlandırdım, kırdım. Bendeki iki şişenin birini vermemi de kabul etmeyince şimdi evdeki bir şişeyi zulaladım. Ayşe ve ekipten gelecek arkadaşlarla içilmek üzere bizi bekliyor.
Sabah altı buçukta İstanbul dışına doğru, ters yönde metrobüs neredeyse boştu. Benden başka 4-5 kişi daha vardı. Kent merkezine gelenler ise daha şimdiden otobüsleri doldurmuştu. Yenibosna’ya geldiğimizde artık insan seli ile kaplıydı duraklar ve otobüsler tıka basaydı, balık istifi.
Çantamı önüme koydum, dolu dolu geçirdiğim 8 günü düşündüm. İlk aklıma gelen de Fatsa Kocahisar köyünde sabah gördüğüm şişko sincap oldu. Onun sakin sakin ayrık bacaklarıyla benden uzaklaşışı. Acaba neslini devam ettirebilecek miydi, ya da daha ne kadar yaşayabilecekti? O altın madeni üretime geçerse eğer, dayanması mümkün olamayacaktı. Sadece o değil birçok canlı, hatta bir hafta içinde hızla geçtiğimiz o muhteşem yerlerdeki kuşlar, derelerdeki balıklar, böcekler, ağaçlar, nemli havalarda dolaşmaya çıkan salyangozlar ve tüm canlılarla birlikte o dipdiri sevecen sıcakkanlı insanlar. Ne kadar daha bu akıl almaz doğa katliamına dayanabileceklerdi?
Sistem gereği çok parası olanların daha çok para sahibi olmanın yollarını vahşice bulmaları yüzünden yok edilen doğa, kirletilen hava tüm dünyada etkisini göstermiyor muydu? Artık her gün bir yerlerde aşırı sellerden gelen ölümleri, hortumların zararlarını, aşırı ısınmanın insanlar üzerindeki zararlarını ve benzerlerini neredeyse her haberde defalarca duymuyor, okumuyor muyuz? Ve bilim insanları bunun artarak devam edeceğini söylemiyorlar mı? Tüm bunların sorumlusu sadece Hattat, MNG veya bir başka gözü doymaz şirket ve onların aç patronları ve ortakları mı? Yoksa onların bağlı oldukları küresel kapitalizm mi, onun para kazanmak için her yolu mubah sayan ideolojisi mi?
Doğa ile olan bu haklı ve çok da doğal mücadelede, hedef sadece şirketler alınır ve bununla sınırlı kalırsa, bu şirketlerin birçoğu geri de bastırılabilinir. Ama bir süre sonra bir başka şirket gelir ve aynı tahribata başlar. Başka bir alanda başka bir tahribat, başka bir sömürü düzeni başlar. Hedef tüm bu haklı mücadelenin çatısını oluşturacak örgütlenmeleri sağlamak olmalı sanırım. Bunu Avrupa’da görüyoruz. Gençlere bu konuda çok iş düşüyor.
Şimdi geleyim başta söylediklerime. Bir kişini diğer bir kişiye yardım etmesi yardım edeni de mutlu ediyor demiştim. Soyut, uzun vadeli yardım ve iyiliklerin de yine kalıcı mutluluklar verdiğini eklemiştim.
Benim gibi, daha 15 yaşında, ezen, çarpık düzene isyan bayrağını açan, kısa bir süre sonra da bunu siyaseten örgütlü hale getiren ve sosyal örgütlülük olarak da bugüne kadar yürütebilen birinin mutluluğunu düşünebiliyor musun?
Hemen her gittiğimiz yerdeki insanlar, onlar için ta İstanbul’dan geldiğimizi biliyor, bunun anlamını bildiklerini ve mutluluklarını belli ediyorlardı. Haksızlığa direnen, suları, toprakları havaları ellerinden alınmak istenen insanların bu mücadelelerinde yanlarında olmak, onlar için büyük bir güçtü ve zor mücadelelerinde yalnız olmadıklarını bilmeleri onları mutlu ediyordu. Bunu hep yüzlerinde görüyorduk. Doğal ve sosyal hayatın korunması için bu insanlar uzun vadede de yanlarında olacağımızı, biz olmasak da bizim gibi insanları olacağını, yalnız olmadıklarını biliyorlardı. Kaldı ki bu sadece onların sorunu da değildi. Yerküredeki her canlının sorunuydu doğa katliamı. Bu katliama karşı direnmek de insanların göreviydi.
Belki de benim için en önemlisi, yirmili yaşlardaki yüreğimizin sıcaklığını birçok davranışımızın 50 yıl sonra da bugünkü gençlerde olduğunu görmenin, yarınlara umutla bakmanın uyandırdığı etkiydi.
Bunun bende yarattığı mutluluğu düşünebiliyor musun?
Osman Kapusuz