8 Aralık 2025 Pazartesi

ÖYLE BİR GÜN Kİ!!


Gelişmekte olan her ülkede olduğu gibi bizde de çalkantılı zamanlar, kitlesel hareketlerin yoğunlaşması, hatta isyanlar olagelmiştir. Çoğu kez bunlar bahane edilerek, özellikle solun güç kazanmasının önüne geçilmesi, işçi-emekçi hareketinin, ve bağımsızlıkçı-demokratik muhalefetin güçlenmesine set çekilmesi için yapılan askeri darbeler, hatta askeri-faşist darbeler de ülkenin siyasal yaşamına bir kama gibi saplanmıştır. 

Siyasal yaşamın, ülkenin sorunlarına demokratik bir çerçeve içinde kalarak ve bu çerçevenin genişlemesine elverecek biçimde çözüm bulması beklenen ve özlenen bir şeydir. Oysa her askeri darbe demokratik siyasal yaşamı altüst etmekte, demokrasinin hoyratça kesintiye uğramasına, antidemokratik- faşist- faşizan baskı ve uygulamaların alabildiğine yaygınlaşmasına neden olmaktadır. 

Tabii Türkiye siyasal yaşamında yalnızca askeri darbeler değil, bir de sivil darbe girişimleri vardır. Demokratik siyasal yaşamın iktidar cenahı tarafından antidemokratikleştirilmesine ve çoğulcu siyasal yaşamın diktatoryal heveslerle çoğulcu ve demokratik olmaktan çıkartılmasına yönelik sivil darbe girişimleri de bu ülkenin önünü az tıkamamıştır. 

27 Mayıs darbesini, çağdaş bir anayasaya ve daha demokratik bir siyasal ve toplumsal yaşama geçit vermesinden ötürü diğerlerinden biraz daha farklı bir yere koyabiliriz herhalde.

Ben 27 Mayıs 1960 askerî darbesini evdeki lambalı radyodan, her evde radyo olmadığı için komşular toplanmış halde, 11 yaşındayken dinledim. 1960 Anayasası’nın birtakım olumlu izlerini ilk gençlik yıllarımda yaşadım. Politikayla ilgilenmeye başladım.

12 Mart 1971 askeri darbesini ise çoğunlukla işsiz-parasız, üniversiteye hazırlık çabasında ve aktif Türkiye İşçi Partili olarak karşıladım. Bu darbe 27 Mayıs'taki darbe gibi sistemi değiştirmek bir yana, gelişmekte olan ABD emperyalizminin ülkedeki etkisini kırmayı ve bağımsızlığı önceleyen, demokrasiye sahip çıkıp, geliştirmek isteyen sol - sosyalist hareketi durdurmak için yapıldı ve ben dahil yaşıtım birçok sol, sosyalist, devrimci aydının yaşamında köklü olumsuz değişiklikler getirdi. Ben de okumayı, çalışmayı, her şeyi bir yana bırakıp askere gittim. Yukarıda değindiğim gibi ,12 Mart'ta TİP yöneticileri ve çeşitli sosyalist örgütlerin yöneticileri tutuklanmış olsa da, benim de dahil olduğum birçok parti militanı ve yüzlerce solcu-devrimci hakkında davalar açılıp, tutuklamalar yapılsa da, hatta Deniz’lerin idam edilmeleri ile Kızıldere'de 10'ların katledilmesi gibi son derece vahim faşist uygulamalarla karşılaşılsa ve anayasada ve yasalarda antidemokratik kimi önemli değişiklikler yapılmış olsa da, ülke yönetiminde 180 derecelik dönüş getiremedi. Göreli burjuva demokrasisi bazı önemli değişiklikler ve budanmalara karşın devam ediyordu.

Askerlikten dönüşümde yeni bir baslangıç yaparken, siyaset ile aktif bir biçimde uğraşmak yaşamımda esas oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi benim için böyle bir zamanda geldi. Bugünden dönüp bakınca demokrasiden ve hak ve hukuktan yüz seksen derece dönüşün başlangıcı 12 Mart 1971 darbesi gibi görünüyor. 12 Eylül 1980 darbesinin, Cumhuriyetin 60 yıllık, "Ortadoğu bataklığından" çıkıp, "Batılılaşma, çağdaşlaşma" çabasını tersyüz etme planının büyük adımı olduğu anlaşılıyor. Bunda da başarılı oldular.

Ve ülke yeni bir eksende ileriyor geriye, ilkelliğe doğru.

12 Eylül askeri-faşist darbesi gibi böylesine önemli bir günde, komünist düşüncelere ve pratiğe sahip bir insan olarak ne yaptığımı, darbeyi nasıl karşıladığımı okuyacağınız anımda anlatmaya çalıştım.

Hep yaptığım gibi yine girişi uzattım, artık burada kesiyorum.

(Anımı blogda yayımladıktan sonra TİP Adalar İlçe Başkanı H.C.Özdil, telefon edip hatırladığı o günkü anısını anlatınca ricamı kırmadı, anısını yazdı ben de yazıma ekledim. Bu bana da güzel bir sürpriz oldu).

Bir günlük bu yaşanmışlık…Öyle bir gün ki, ülkemi yüzlerce yıl geriye götürmek için, yıllardır sinsi sinsi örgütlenen Türk-İslamcı gericiliğin yeni bir hamle yapmasının başlangıç günü oldu. Bugünden sonra gericilikle kol kola sömürü, daha da deneyimli olarak ülkeme karabasan gibi çöktü. Kötülüğün adım adım mevziî kazanmasıyla, çok küçük bir azınlık dışında kalan insanların ve hatta diğer canlıların, kısacası tüm yaşayanların ve de doğanın kırımına neden olmasının ilk günü oldu. Bu nedenle çok önemli bir gündü.

Bu anımda o meşum 12 Eylül günü yaşadıklarımı, ardından da 1988 yılındaki 12 Eylül'le ilişkili kısa fakat hoş iki anımı da anlatacağım. Öyle olaylı sürprizli bir şey de beklemeyin lütfen. O kadar acı içinde hep bulabildiğimiz şekilde yine keyifli.

11 Eylül akşamını Partimizin kurucularından birisi ve 1969’dan beri de dostum, yoldaşım olan Kemal Koyaş’ın evinde geçirmiştim. Bostancı iskelesine yakın Hatboyu sokakta iki katlı müstakil evlerden birinde kalıyorlardı. O eve 1969'dan beri çok gitmişliğim, yemiş içmişliğim ve derin sohbetler etmişliğim olmuştu. Bir iki katlı evlerlerden oluşan küçük bir sokaktı. Evinin hemen yanındaki derede sandal yapım atölyeleri de vardı.

O tarihlerde Büyükada’da oturuyordum. Benim 1. Levent’teki iki katlı evin çatı katından Büyükada’ya taşınmam, Adalar ilçe Başkanı sevgili dostum Hasan Cevad Özdil’in, faşistlerin evimin çatısına çıktıklarını öğrenince bir an önce evi değiştirmem  için ısrar etmesi ve ardından bana hemen güzel bir ev bulmasıyla olmuştu.

Kadıköy yakasında olduğumda adaya gitmek için Bostancı’dan vapura biniyordum çoğunlukla, o gün vapuru mu kaçırdım, ziyaret etmek için uğradığımda bırakmadılar mı anımsamıyorum ama 11 Eylül akşamı Bostancı’da Kemal ağabeyin evindeydim.

Akşam Kartal ilçeden Sadri Kaya da gelmişti eve, iki kişi daha vardı Kartal ilçe örgütünden. Geç vakte kadar oturduk, Küçükyalı’dan bir arkadaş, faşistlerin çok hareketli olduğunu söylemek ve dikkat etmemiz için uyarmaya geldi. Sadri de o yörede oturuyordu. Bu nedenle evine gidip gitmemesi konusunu tartışmıştık aramızda. O zaman her an bir baskın bekliyorduk zaten,  evlerimizde, işyerlerimizde veya sokaklarda. Yapabildiğimiz tek şey tedbirli olmak, pencereden uzağa oturmak ve dışarıyı, arkamızı, çevremizi sürekli kolaçan etmekten ibaretti. Bu davranışımız bugün tuhaf gelebilir, hatta böyle bir baskın, saldırı tehlikesine karşı kayıtsızlık gibi bile algılanabilir. Ama bu tedirginlik sürekli olduğu için bu durumu yadırgamaz olmuştuk, bizim için böyle yaşamak neredeyse normalleşmişti. Sadri'nin o gece o saatte evine gidip gitmediğini anımsayamıyorum.

Sabah Kemal abinin oğlu Eren çalıştığı Haydarpaşa limanına gitmek için evden çıktığında, jandarma sokağa çıkma yasağı olduğunu söyleyerek onu geri göndermiş. Onun dönmesiyle ve sandal atölyesinde çalan radyodan Hasan Mutlucan'ın "Yine de Şahlanıyor Aman" türküsünü duyunca darbeden emin olduk.
Kemal abi lavaboya gitti, uzun uzun kaldı. Çıktığında tıraş olmuş, saçını taramıştı. Bizim literatürümüzde her zaman varolan tutuklanma olasılığına karşı hazırlık yapmıştı. Yıllar sonra kızım üç yaşındayken, gece iki buçukta İçerenköy'deki evimizin kapısı çalınınca, hemen kalkmıştım, eşimi de kaldırmıştım ve sonra hızla elbiselerimizi giymiştik, kapıyı sonra açmıştım. Bu bizim geleneğimiz ve refleksimiz olmuştu. Her zaman her yerde en kötü şartlara hazırlıklı olmak.

Darbe, 12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı saat 03:00'te başlamış, siyah-beyaz TV'den ve radyodan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) başkanı olarak Kenan Evren'in okuduğu bildiriden "TSK tarafından emir komuta zinciri içinde yönetime el koyulduğu" ve sokağa çıkılmasının yasaklandığı öğrenilmişti. İlk hedeflerden biri doğal olarak iletişim ağlarıydı. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Posta, Telgraf ve Telefon İdaresi (PTT), Türkiye Radyo Televizyon (TRT) kurumu binalarına el koydu. Bu, telefon hatlarının, telgraf ve diğer haberleşme sistemlerinin kontrol altına alınması anlamına geliyordu ve zaten çok az evde olan telefonlar da kesilmişti (evinde telefon olmayanlar belirli merkezlerdeki umumî telefonları jeton atarak, bakkallardakileri de bir ücret karşılığı kullanırlardı).

Marketler zaten o zaman yoktu, mahalle bakkalları da kapalıydı. Neyse ki o zaman damacana suya pek ihtiyaç yoktu ve şebeke suyunu da içebiliyorduk. Benim gibi tiryakiler için en büyük sorun sigara idi, ekmekten sudan daha çok aranan. Neyse ki Cumartesi sabah saatlerinden itibaren de temel ihtiyaçlar için sınırlı izin verildi (ekmek, süt, ilaç). Ancak tam serbestlik yoktu; asker denetimi Pazartesi sabaha kadar devam etti. Pazartesi sabah Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından sokağa çıkma yasağı resmen kaldırıldı. Ne var ki, işyerlerinin açılmasına rağmen günlük hayat kademeli olarak normale dönü. Eylül sonuna kadar normal yaşama dönülemedi. Okulların ancak 1 Ekim’de açılabilmesi bu süreci açıklar sanıyorum.

Bostancı'da Kemal Abi’nin evinde öylece oturup beklemenin bir yararı yoktu, doğru da değildi. Bir şeyler yapmalı, genel merkezdeki yoldaşlarımla görüşüp ne yapacağımızı öğrenmeye çalışmalı diğer arkadaşlarımla da irtibat kurmalıydım. Oysa onlar taa Merter'deydiler. 1980'de 4.5 Milyon nüfusu vardı İstanbul'un. Bostancı Merter arası (o zamanlar çevre ilçeler sayılan Silivri ve Pendik'i saymazsak) kentin bir uçtan diğer ucu ve 40 km.lik bir uzaklıktı. 

Türk Haberler Ajansı'ndaki partili arkadaşlarımızın verdiği, hiçbir resmiyeti ve geçerliliği olmayan, ajansa ait tanıtım kartı yanımdaydı ve rengi de gazetecilerin basın kartı gibi sarıydı. 

Darbeyi askerler yaptığına göre sokaktaki devriyeler de Anadolu gençleri olacaktı doğal olarak. Bu iyi bir şans olabilirdi. Fakat işin kötüsü yanımda fotoğraf makinesi yoktu. Yine de şansımı denemek, ortamın gerginliğini ölçmek için evden çıktım. Altı yedi yüz metre yukarıda ışıklarda oturan yine Kartal ilçeden Edip Kavuzlu ve Kemal abinin kızı Nurhan'ın evi bunun için en uygun yerdi. Kendimden emin şekilde evden çıktım, sorunsuz Edip’lere vardım. Nurhan hamileydi, babasından çok endişe ediyordu haklıydi da. Onu evlerine getirmek için üçümüz geri döndük. Sorunsuz gittik ama dönüşte, askerler bırakmak istemediler. Nurhan'ın hamile oluşu, Kemal abinin yaşlı ve hasta(?) oluşu, bendeki sarı kart ve uygun dille ikna edip Kamal abiyi güvenceye aldık.
Zor da olsa, sarı kartın işe yaradığını görünce ikinci adımı atmaya karar verdim. Evi yaklaşık 2 km. ilerideki Parti MYK üyesi Orhan Silier’e gidecektim. Oraya ancak ana caddeden ulaşılacağı için iyi bir deneyim olacaktı. 

Köşebaşlarında askerler ikişer üçer turluyorlardı. Ben daha yaklaşırken uzaktan sarı kartı çıkartıp gösteriyor ve cebime koyuyordum. Yolda arabalı birine rastladım kısa bir mesafe olsa da arabasına aldı, meğer doktorlar sokağa çıkma izni alabiliyorlarmış. O zaman doktorların ön camında Tabip Odası'nın çıkartması da olurdu. 

Böylece Şenesenevler’e de sorunsuz gitmiş oldum. Evdelerdi. Orhan'a, becerebilirsem önce Cağaloğlu Piyerloti Caddesi'ndeki Parti Genel Merkezi'nin önünden geçip, Merter’e Genel Başkan Behice Boran dahil birçok Parti merkez yöneticisinin oturduğu Kimya-İş bloklarına gitmek istediğimi söyledim. Orhan, “bugünden sonra ne yapacağımız” hakkında bilgi de getirmeye çalışmamı vurguladı. Benim gitme niyetim de oydu zaten.

Arabam yoktu, toplu taşıma araçları çalışmıyordu, sokaklar askerler dışında tamamen ıssızdı, sokağa çıkmak yasaktı, ilgisiz bir kart dışında bir avantajım da yoktu, yakalanırsam ve kimliğimi de öğrenirlerse tehlike büyüktü. Ben ise Boğaz'ı geçip Merter’e gitmeyi düşünüyordum. Oysa o gün insanların darbecilerin sakıncalı sayacaklarını düşündükleri kitaplarını sobada yakacaklarını tahmin ettiğimiz bir gündü. Orhan’ın eşi Oya’nın Volkswagen arabası vardı, onun plâkasını aldım. Göztepe’de şimdi Marmara Üniversitesi olan yerde askerî karargâh vardı, oraya gidip bu plâkanın doktorun arabası olduğunu söyleyip hasta bakmaya gitmesi için sokağa çıkma izin kağıdı almaya çalışacaktım. Göztepe’deki kışlada çok kalmadım, oradaki subay kesinlikle bu iznin Haydarpaşa’daki karargâhtan verildiğini söyledi. Yapacak bir şey yoktu, yine çoğunlukla yürüyerek, arada rastlayabildiğim bir araca binerek Haydarpaşa’ya gittim. Bahçe girişinde çok fazla asker ve araç vardı. Oradaki etrafa emirler veren subayı gözüme kestirip kararlı bir şekilde yanına gittim. O da ısrarla öyle bir yetkisi olmadığını Göztepe’ye gitmem gerektiğini söyleyip duruyordu. Benim dakikalarca ısrar etmem adama diklenmem, dolaylı tehdit etmem etkili olmadı. Ama orada dakikalarca boğuştuğumu biliyorum. Bu arada evlerden toplanan solcular devrimciler arabalarla getiriliyor, arabalar oraya diziliyor, insanların bir kısmı ite kaka indiriliyor, ben de durumu gözucuyla ama acıyla izliyordum.

Çarem orada tükenmişti. Yeni bir yol bulmalıydım. Bulabildiğim tek çözüm de, arabası olan, benimle yola çıkıp Merter’e götürecek bir partili arkadaşı bulmak ve gazeteci olduğum izlenimini biraz daha pekiştireceğini sandığım bir fotoğraf makinesi edinmek idi. Benim makinelerim Büyükada'daydı. Aklıma Göztepe’de oturan Kadıköy İlçe Başkanı Yüksel Birdal’ın 8 mm film kamerası olduğu geldi, fotoğraf makinesi yerine geçebilirdi. Yüksel’in evi de 3-4 km ilerideydi. Yine aynı şekilde gittim. Sadece bir yerde askerler kimliğe baktılar, bir şey anlamadıkları için de bıraktılar. Yarattığım şans devam ediyordu. Öyle ki, bir arkadaş, darbeden iki yıl sonra bile Aksaray'da Ufi alışveriş merkezinin önünde yolcu minibüsünü durduran askerin şöföre "Arabanın tapusunu ver" diye emrettiğine şahit olduğunu söylemişti.

Şansıma Yüksel evdeydi ama arabası yoktu. Eski il yöneticilerimizden Asuman Erdost’un eski eşi partili arkadaşımız Piraye’nin arabası olduğunu evinin de yakın olduğunu söyledi, tarif etti kamerasını da alıp çıktım. Piraye'ye gittim durumu anlattım, düşünmedi bile hemen hazırlandı, çıktık. Kamerayı da karşıdan görünecek şekilde torpidonun üstüne koydum. Sürücünün kadın olması da ciddi bir avantaj olacaktı. Dikkatli bir asker veya subayın uyanması ile başımıza neler gelebileceğini ikimiz de çok iyi biliyorduk.

Piraye son derece soğukkanlı ve kendinden emin araba kullanıyordu ve bu, özellikle ana kavşaklarda çok işimize yarıyordu. Oralarda askerler daha çoktu ve kontrolü daha sık yapıyorlardı. Bizim kamera, benim daha yaklaşırken gösterdiğim sarı kart ve kadın sürücü şansımızı ciddi olarak artırıyordu anlaşılan.
Köprüyü geçtik önce Taksim Meydan’ına bakmaya gittik. Sular İdaresi'nin önünde yüzlerce polis bekliyordu. Ama silahsız görünüyorlardı ve hazır kuvvet değillerdi, anlaşılan solcu ilerici polislerden oluşan Pol-Der'lileri kızağa çekmişlerdi. Bizi durdurdular, bilgi sordular, ben de anlattım, tahminimde haklıydım, gerçekten kızaktalarmış.

Oradan Parti Genel Mekezi'nin olduğu Cağaloğlu’ndaki Piyerloti Caddesi'ne gittik. Sokağa yavaş girdik, bakınarak binamızın önüne geldik. Kapı kapalıydı, içeride ne hareket ne asker polis ne sivil vardı, tamamen ıssızdı. Sadece ilerideki kahvenin önünde iki asker volta atıyorlardı.

Oradan Merter’e yine sorunsuz gittik. Kimya-İş bloklarının önünde durduk. Orada da geçtiğimiz her yerdeki gibi sokaklar boş fakat balkonlar doluydu. Genel Başkan Behice Boran’ın olduğu A Blok’ta binanın girişindeki partili grupla biraz sohbet edip, geçtiğimiz yerler hakkında bildiklerimi anlattım. Behice Hanım toplantıdaymış(zaten kapısında da asker varmış). MYK üyesi ve İstanbul İl Başkanı Selim Mahmutoğlu’na Orhan'ın mesajını ilettim. Kısaca "Hallediyoruz" dedi, hemen üst sokakta olan Bakırköy ilçe binasının aranıp aranmadığına bakmamı bilgi getirmemi de istedi. Gittim, kimse gelmemiş, aranmamış, nöbetçi de yoktu bina girişinde. Döndüm ki Kimya İş bloklarının olduğu sokak girişinde askerler yolu kesmişler, sokağa girmeyi yasaklamışlardı. Askerlere durumumu anlatamayınca komutanlarını sordum, tankın içindeymiş. Çıktım tankın üstüne, üstteki yuvarlak delikten aşağıda yayılmış oturan üç subaya durumu anlatmaya çalıştım, lafımı kesip "Giremezsin yasak bu sokağa girmek çıkmak" dedi. Ben de arabamın, şoförümün, kameralarımın sokakta olduğunu giremez ve çıkamazsam sorumluğu üstlenmeleri gerektiğini söyleyince yedek subay olduğunu sandığım "tamam" dedi.  Çok oyalanma diye de ilave etti.

Girdim, Behice Hanım’ı yine göremedim. Selim’i buldum, Bakırköy ilçe lokalinin aranmadığını, kimsenin de o saate kadar gelmediğini söyledim. Tekrar Orhan’ın mesajı için ne diyeceğimi sordum. Yine “hallediyoruz, az kaldı” dedi. Benim o an yapacağım bir şey yoktu, daha sonra temas kurarlardı nasılsa. Sokağa çıkma yasağı kalkıncaya kadar ben de bir bilgi almazsam tekrar gelirdim.
O gün genel başkanımın evinde olanları, 2011 yılında açtığım "Yürekten Gülerekten.." isimli Behice Boran fotoğraf sergisine ilişkin albümde yer alan anısında Başkanlık Kurulu üyesi Peyami Arıık şöyle anlatmıştı
"11Eylül 1980 günü Genel Merkez binasındaki MYK toplantısı bittikten sonra, Can Açıkgöz, Zeki Kılıç, Neşet Kocabıyıkoğlu ve ben, Merter'de oturan Osman Sakalsız'a yemeğe ve son gelişmeleri konuşmaya gittik.
Geç vakte kadar oturduk, uzun, hararetli ve gergin konuşmalar yaptık. Zeki ve Neşet Ankara'ya dönmek üzere evden ayrıldılar.
Sabaha karşı Nurettin Pirim geldi ve TV'de marşlar çalındığını ve genel başkanımızın kapısında (Pirim'lerin karşı dairesindeydi) silahlı bir askerin olduğunu söyledi. TSK yönetime el koymuş ve sokağa çıkma yasağı ilan etmişti. Biraz sonra genel başkanımız geldi ve bizi kahvaltıya çağırdı. Can, Osman ve ben aşağıya indik (Parti MYK'sının 25 Ağustos 1980 tarihli kararıyla Başkanlık Kurulu şöyleydi: Gn. Bşk. Behice Boran, Gn. Sek. Nihat Sargın, Örgüt Sek. Osman Sakalsız, Eğitim Bilim ve Araştırma Bürosu Dinçer Doğu, Kitle Örgütleri Bürosu Zeki Kılıç, Haber Alma, Basın-Yayın ve Propaganda Bürosu Can Açıkgöz ve Gn. Sayman Peyami Arıırk).   Askerin yanından eve girdik. Yuvarlak bir masaya güzel bir örtü serilmiş ve bir kahvaltı hazırlanmıştı. Genel başkan üzerine kendisine yakışan hoş bir elbise giymişti. O kahvaltıda sakindi ve çok sevimli şekilde ev sahipliği yapmıştı.
O toplantıda hazırlanan ilk illegal Çark Başak üç madeden oluşuyordu: 1. Partimizin bütün kurulları feshedilmiştir. 2. Partimizin 'Her Hal ve Şartta Görev Başında' kararı yürürlüğe girmiştir. 3. Bu karar tek merkez ve tek disiplin altında gerçekleştirilecektir."
Daha sonra acaba genel başkanımızı buradan nasıl çıkartabiliriz diye konuşurken, sokağa çıkma yasağı kaldırıldı ve ben evden ayrıldım. Sevgili genel başkanımızı bir daha göremedim).
Oradan çıktık, ne var ne yok diye görmek için yine Gen. Mrk. önünden geçtik, durumda bir değişiklik yoktu. Yapacak başka şey de yoktu, arabayı köprüye sürdük, Piraye'nin evinin önünde indim, vedalaştıktan sonra Orhan’ın evine yürüyerek gittim. Orhan evde yoktu. Oya, Orhan’ın bir başka yerde saklandığını, oradan çıkmasının zor olduğunu söyledi. Oya’nın içeri alınması gibi bir durum ortaya çıkarsa ona benim yardım etmem konusunda anlaştık.
Selim'den aldığım mesajı söyleyip Orhan'a iletmesini isteyip ayrıldım.

Bütün bu seyahatim sırasında sokaklar tamamen boştu. Tabiî ki, nüfus sayımındaki sokağa çıkma yasağı gibi değildi, orada her yurttaşın da bilebileceği gibi bir gereklilik vardı. Çıkıp yakındaki bir komşuna gitsen de sana müdahale edilmez, kurşunlanmaz, tutuklanmazdın. Burada faşist askeri bir darbe söz konusuydu ve başına her şey gelebilirdi, en azından bir askerin seni götürmesiyle insanlık dışı şartlarda, insanların üst üste yığıldığı bir deliğe tıkılman ve en erken 6 ay sonra senin adını soyadını sormaları ile işkence başlardı. Bu nedenle insanlar degil sokak, apartman önlerine bile çıkamıyordu korkudan. Özellikle de aydın, ilerici sol siyasetten biriyse. Tüm bunlar sokakları tamamen insanlardan arındırmıştı. Neredeyse herkes balkonlardaydı, beni gördüklerinde gözden kaybolana kadar takip ediyorlar, benim de bazen bunlara dönüp baktığım oluyordu. Seyrek de olsa birileri ne olup bittiğini soruyordu.

Yolda bir yandan yürürken bir yandan da olan biteni düşünüyordum, özellikle arkası insanlarla doldurulmuş askeri kamyon ve arabalar geçerken. Kütüphanesi olan insanların kitapların birçoğundan kurtulma telaşında olduğunu tahmin ediyordum. Ben o günkü telaşımda bacalara bakmamıştım ama bu imhanın yolunun, duygusal olarak da en zor olanın sobada yakmak olduğunu biliyordum. Daha sonra biraz abartılı olsa da kentlerin üstü o ılıman sonbahar gününde dumanla kaplandığı söyleniyordu. Devam eden günlerde televizyonda silahlar, patlayıcılar ve kitaplar yan yana dizilmiş olarak gösteriliyordu. Böylece kitabın tehlikeli olduğu bilinçaltına kazınmaya çalışılıyor, toplu kültürsüzleştirilmek isteniyordu. Doğalgaz olmadığı ve kömürlü kaloriferin de zaman zaman yanmaması nedeniyle neredeyse her evde soba bulunurdu.

İşte o meşum gün böyle geçti.

Birkaç ay sonra da hakkımda sekiz yıl sürecek arama emri çıktı. İstanbul’da yaşadığımı bildikleri halde, beni İstanbul’da aramak yerine, doğum yerim Ağın’da ve Ankara’da ailemin akrabalarımın evlerine baskın yapıyorlardı. Tabiî bunlar taciz amaçlıydı ve başarılı da oluyorlardı. Tüm ülkede bu yöntem uygulanıyordu.

Sekiz yıl arandıktan, gözaltındaki işkencelerin hafiflediğini duyduktan ve bir de hemşeri desteğiyle kendimi az ihtimalle de olsa işkenceden kurtaracak tedbir aldıktan sonra gidip ifade verdim ve aranmamı kaldırttım. Sekiz yıldır gidemediğim Ağın’a anneme gittim. Annemin kestirdiği kurbandan da yiyip döndüm. Günde 2,5 paket içtiğim sigarayı İstanbul'a döndüğümde bıraktım.

Sigarayı bırakalı birkaç ay geçmişti. Yakınlarımda biri sigara içerse tekrar başlarım endişesiyle çok tedirgin oluyordum. Bir akşam Eminönü-Kadıköy vapurunun üst güvertesinde sıranın en sağında oturdum. Hemen solumda oturan kişi de piposunu yaktı. Gidiş yönüne ters oturduğumuz için arkamız da kapalı olduğundan pipo tütününün o bildiğim kokusunu alıyordum, yine nikotin bağımlılığımı tetikler diye endişeliydim. Kadıköy’e yaklaşmak üzereydik, döndüm pipolu adama şöyle bir baktım, bir de ne göreyim, Partimizden değerli büyüğümüz, yoldaşımız, MYK üyesi Avukat Alp Selek karşımdaydı. 

İkimiz de yıllar sonra karşılaşmanın şaşkınlığı içinde biribirimize sarıldık hemen muhabbete başladık. Sohbet sırasında şaşırtıcı bir sürpriz de yaşadım. Alp ağabey bana, “Seni en son 12 Eylül 1980 günü görmüştüm. Beni evden bir askeri araca bindirip Haydarpaşa birliğine getirdiler. Orada girişte getirilen diğer araçlarla beraber bekliyorduk. Bir ara seni gördüm, önce seni de aldıklarını sandım, sonra baktım serbest dolaşıyor askerlere bir şeyler soruyordun. En son bize yakın bir yerde komutanlarıyla uzun süre tartıştın, anlaşılan bir şey istiyordun o da vermiyordu. Sonra oradan ayrıldın sinirle.” dedi. Sekiz yıl sonra bunu hatırlamıştı. Bu satırları yazarken benim de aklıma 45 yıllık bir anı daha geldi. Hangisi olduğunu hatırlayamıyorum, 12 Eylül'de ilk okuduğum gazetede siyasi partilerin genel başkanları Bülent Ecevit, Süleyman Demirel Necmettin Erbakan'a evden çıkmama(ev hapsi) yasağı verilirken Adalar İlçe Başkanı Hasan Cevad Özdil'e de bunlarla birlikte evden çıkmama yasağı verildiği belirtiliyordu. Genel başkanların arasına bir ilçe başkanının girmesi çok ilginçti. Herhalde bu, üstün (!) bir gazetecilik başarısından değil, sıkıyönetimden gelen bildirilerin aynen yazılması gibi bir zorunluluktan olsa gerekti. Aslında bu haber gerçekti, böyle ilginç bir denkleşme gerçekleşmişti. Bu yasak aylar sürmüştü. Daha sonra Ecevit ve Demirel Zincirbozan'a sürgün edildi.

12 Eylül 1980 gününü böyle anımsıyorum işte. Vatana millete ne kadar hayırlı olduğunu da hep beraber yaşıyoruz.

H. C. Özdil'in o günkü anısı

Ben de değerli yoldaşım dostum Osman Kapusuz'dan mülhem ve onun isteği üzerine su yüzüne çıkan 12 Eylül 1980 cuma günkü anımı yazayım bari. 

Saat 03.00 sularında kayınvalidem uyandırdı, "Kalk da bir bak karakoldan anons yapılıyor, televizyonda da marşlar çalınıyor." dedi. Baktım ki, TV'de Kenan Evren'in okuduğu Milli Güvenlik Konseyi bildirisi tekrarlanıyordu. İlk tepkim ağzımdan, hapı yuttuk diye çıktı. 

Sabah saat 08.00 sularında "eski tüfek" yoldaşımız Haldun Güner abimiz telefon etti. Bizim ev yakın olsa da onun evinden parti lokalimiz görünüyordu, "Başkan askerler lokâlin kapısını kırıyorlar ne yapacağız?" diye sorunca, "hemen ilgileneceğim abi" derken giyinmeye başlamıştım bile ve lokâle gittim. Gerçekten de ilçe lokalimizin kapısını kırmışlardı. Denizci askerler, içeride ne kadar eşya dosya dergi gazete iskemle saz ve evden getirdiğim kayınpederin ahşap koltuğu dâhil ne varsa arabaya yüklüyorlardı. Başlarındaki astteğmene "komutanım yasa gereği parti binasına partiden bir yetkili olmadan giremezsiniz, birlikte açmalı ve tutanak tutmalıydık, hiç olmazsa sazla koltuğu almayın onlar benim evden getirdiğim şeyler anıları var dedimse de "Biz emredileni yapıyoruz, karakola gidin konuşun." cevabını aldım.

Böylece karakolun yolunu tuttum, içeride bir polise müdürü sordum, âmirin odasını gösterdi. Kapıyı tıklattım girdim. Baktım ki, âmir masasında Heybeliada'dan yüzbaşıyken simaen tanıdığım bir Dz. Subayı oturuyordu, şimdi binbaşıydı. Polis karakoluna asker kumanda ediyordu. "Komutanım ben Türkiye İşçi Partisi ilçe başkanıyım, askerler parti lokâlimize bize haber vermeden üstelik kapısını da kırarak girmişler, oraya gittim, emir böyle karakola gidip görüşün, dedikleri için size geldim, yasal olarak parti binasına parti yetkilimiz olmadan girmemeniz gerekirdi, ne yapılacaksa birlikte olmalı tutanak tutulmalı biz de imzalamalıydık." dedim. "Şöyle oturun bakalım, siz ne olduğunun farkında değil misiniz, ordumuz emir komuta zinciri içinde Milli Güvenlik Konseyi bütün idareyi ele aldı, siyasi parti faaliyetlerini durdurdu, parti başkan ve idarecilerini "koruma ve kollama" emri dahilinde teslim olmaya çağırdı, artık yasalar askıdadır, bu sebeple emirler doğrultusundaki uygulamalar yapılıyor. Şimdi "Sizinle biraz konuşalım." dedi.

Denizciler karacılardan daha esnektirler ya da biz adalılara öyle gelirdi, ada hayatında içli dışlı sayılırdık; çünkü Heybeliada'dakiler daha lisede ve harbokulundayken hafta sonu için dışarı çıktıklarında evci olmayanlar adada dolaşır, gazinoya filan gider arada adalılarla da tanışır ahbaplık ederlerdi. Hatta adalı kızlarla evlenenler de olurdu. Zaten kızlar da hafta sonlarında süslenip öyle çıkarlardı. Ben de bu teklifi öyle bir samimiyete yordum ama durumun pek öyle olmadığının hemen farkına vardırdı binbaşı. İlk ağızda "Bu durum hakkında sen ne düşünüyorsun, askerin devlet idaresini ele almasına ne diyorsun?" diye sorarken masasındaki teybin düğmesine de basmıştı. Cevap vermeden "Komutanım ifademi alacaksanız, bunun için bir prosedür olması gerekiyor, söylediklerimi kayıt altına mı alacaksınız?" diye sorunca, "Yok canım öylesine sohbet edeceğiz, bir solcu parti idarecisinin ne düşündüğünü merak ettim, kişisel bir merak, saklardım hatıra olurdu" diye müstehzi bir ifadeden sonra teybi kapattı. 

Ben de düşündüklerimi, darbenin değil demokrasinin hukukun kural ve kaideleriyle uygulanmasının, devletin sermayenin ve emperyalizmin değil işçi ve emekçilerin olmasının çare olacağını, Demirel'in "Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz, dediğini ve sıkıyönetim olmasına rağmen meselâ MHP'li ülkücülerin Ankara Bahçelievler'de evlerinde yemek yiyen yedi arkadaşımızı olduğu gibi, pek çok öğrenci aydın ve akademisyeni öldürdüklerini, üniversiteden çıkan öğrencilere bomba atıp yaylım ateşe tuttuklarını, MHP'li polislerin solcu öğrencilerin korunmasında güvenlik tedbirlerini almadıklarını anlattım, tabii bunlardan hiç memnun kalmadı ve mealen şunları söyledi: "Bunları boş ver, olan oldu ama görüyorum ki, siz hâlâ aynı kafadasınız günde 15-20 kişi ölüyordu, demokrasi vardı da ordu mu ortadan kaldırdı, eğer AP ve CHP anlaşıp ordunun istekleri doğrultusunda vatanın milletin faydasına çalışsalardı böyle olmazdı, ne ekonomi doğru dürüsttü ne can güvenliği vardı, insanlar sokağa çıkamıyorlardı, ordu da kanunların kendisine verdiği yetkiyi kullanmak zorunda kaldı. Vatana millete hayırlı olsun, artık gidebilirsiniz." diye konuşmasını bitirdi. 

İyi günler diyerek kapıdan çıkmak üzereyken, "Bir dakika bakar mısın, sokağa çıkmak yasak, sen kimden izin aldın da buraya geldin, diye sormasın mı? Ben de, "Kimseden izin almadım, niye geldiğimi size söyledim, askerlerin parti lokâlinin kapısının kırıldığı haberini alınca mecbur kaldım." O da, "Tamam bu seferlik bir işlem yapmayacağız." dedi. 

Ve iki gün sonra pazartesi günü, Dz. Kuvvetleri Komutanlığı Dz. Harb Okulu Er nezarethanesine ben, saymanımız, DİSK temsilcisi, MHP ilçe başkanları aynı hücreye, kadın olduğu için yanımızdakine de
TİKP ilçe başkanı bir aylık gözaltı için koyulduk. Sonrasında bir ay da evde "devletin koruma ve kollama" işlemine muhatap olduk.

Bugün Büyükada'da yaşıyorum. O binbaşı da amirâllikten emekli olup yaşamak için burayı tercih etmiş, ara sıra görüyorum, artık zor yürüyor kulakları ağır işitiyor, sanki demansı da var, eşinin vefat etmiş olduğunu öğrendim. Artık hatırlayamayacağı için eski günleri yâd(!) edemiyoruz.

Evet, onlar muradlarına erdi, bizim gibilere ise darağacında asılıp, işkencelerde sokak ortalarında aynı ülkücü faşistlerin yaptığı gibi infaz edilmek, çoluk çocuk genç yaşlı yüz binlercemizin hayatının karartılması düştü ve ülkemiz on yıllarca içinden çıkamayacağı bir yanardağa yuvarlandı, işte bugün yaşanılanların onların ve ardıllarının eseri olduğu bilinmeli ve unutulmamalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder